BÜYÜK KEŞİF

Yakup 2004 yılının haziran ayını yoğun bir hazırlık çalışmasıyla geçirmişti. Telefonlar, dilekçeler, izinler, seyahat planları, ekip arkadaşları derken ayın sonuna nasıl geldiğini bile anlamamıştı. Hep başlamak istediği kazı çalışması için çalıştığı üniversiteyi sonunda ikna etmişti. Eğer yıllar süren araştırmaları doğruysa bu arkeoloji tarihine adını yazdırabileceği büyük bir keşif olacaktı. Bir çok dinde bahsedilen Nuh'un Gemisini Ağrı'da bulabileceğine inanıyordu. Hatta bunu biliyordu. Tüm araştırmaları orayı işaret ediyordu ve onu bulacağından son derece emindi. Birçok araştırmacı onun Ağrı Dağında  olduğunu düşünse de, araştırmaları Yakup'u Doğubeyazıt'a götürmüştü. Sonunda kazı ekipmanları, çadırlar, jeneratörler bir kamyona yüklenip yola çıkmıştı bile. Yakupta son hazırlıklarını yapmak için odasına döndü. Çalışma notlarının eksiksiz şekilde çantasında olduğunu tekrar kontrol etti. Dağınık odasını öylece bırakıp kapısını kilitledikten sonra üniversitenin bahçesine indi. Asistanı Ece orada bekliyordu. O da en az hocası kadar heyecanlıydı. 

"Sonunda gidiyoruz hocam!" dedi kapıya doğru yürürlerken. 

"Evet Ece, onu bulacağız biliyorsun değil mi? İçimde bir yerlerde bunu hissediyorum" 

"Bundan bir an bile şüphe duymuyorum hocam. Bunun bir parçası olmama izin verdiğiniz için tekrar çok teşekkür ederim" 

Yakup gözlüklerinin arkasındaki gözleri ışıldayarak, "Asıl benim gibi bir kaçığın projesine katıldığın için ben teşekkür ederim." diyerek gülümsedi. "Yarın sabah erkenden seni evinden alırım. İyi dinlen çünkü yorucu bir yolculuk olacak." 

"Peki hocam, yarın sabah görüşmek üzere iyi akşamlar" 

Güneş binaların çatılarının arkasına saklanmaya yeni başlamıştı. Kavurucu sıcak yerini katlanabilir bir sıcağa bırakıyordu. Yakup eve gidip son bir kez notlarına baktı. Akşam yemeğini yedikten sonra yatağına girdi ama heyecandan hemen uykuya dalamadı. Komodinin üzerinde duran fotoğrafa hüzünle baktı ve "Nihayet başlıyorum Özge'm, keşke yanımda olup sende görebilseydin" diyerek gece lambasını kapattı. Evlendikten bir yıl sonra kaybetmişti eşini. Birbirlerini çok seviyorlardı ve Yakup onu kaybetmeyi hiçbir zaman tam olarak kabullenemedi. Eşinin "sonsuza dek birlikte olacağız" sözü yüreğinde yankılanırdı hep. Derinlere gömse de, acısı hiçbir zaman azalmadı. Acısını bastırmak için işine odaklanmış hatta sadece işiyle ilgilenir olmuştu. "Onu senin için bulacağım aşkım" diyerek rüyasında Ağrı Dağını gördüğü huzurlu bir uykuya daldı. 

 

Haziran ayının son günü sabah uyandığında güneş henüz doğmamıştı. Üzerini değişip evden çıktı ve Ece'yi almak için yola koyuldu. Ankara'dan uzun bir yolculuk bekliyordu onları. Yaklaşık 16 saat süren uzun ve yorucu yolculuğun sonunda Doğubeyazıt'a vardıklarında saat akşam dokuzu geçiyordu. İkiside oldukça yorgun ancak çok mutluydular. Kazı yapacakları bölge Doğubeyazıt'a yakın bir köyün hemen dışındaydı. Kazı alanının olduğu köye kadar bir yirmi dakika daha gittikten sonra onları köyün muhtarı karşıladı. Üç gün önce gelen kamyonların boşaltılıp çadırların kurulduğunu ve ekipmanların hazırlandığını anlatırken muhtarın evine doğru yürüdüler. Bir şeyler yedikten sonra onlar için hazırlanan odalarda uykuya çekildiler. Yakup uyumadan önce odanın penceresinden gökyüzünü izledi. Şehir ışıklarından uzakta yıldızlarla bezenmiş göğe bakarken kendini büyülenmiş hissediyordu. Yorgunluğunda etkisiyle çok geçmeden uykuya daldı. 

 

Sabah ezanı ile erkenden uyandılar. Kahvaltı edip evden çıktılar. 

"Ben yürüyerek gitmek istiyorum, sen arabayı götürür müsün?" diye sordu Yakup. Ece tabi diyerek arabaya bindi. Yakupta köyün dışına çıkıp toprak yoldan yürümeye başladı. Onu dalgın düşüncelerinden yanından geçen koyun sürüsünün sesleri uyandırdı. Onlara yedi veya sekiz yaşlarında bir çocuk çobanlık ediyordu. 

"Günaydın delikanlı" diye selam verdi. 

"Günaydın amca. Sen köyümüzü kazmaya mı geldin?" 

"Henüz amca olacak kadar yaşlı değilim genç adam. Yakup Abi diyebilirsin bana. Senin adın ne? "

"Ahmet."

"Memnun oldum Ahmet. Köyünüze zarar vermeyeceğim ancak şu küçük tepelerin arkasındaki düzlük alanda bazı değerli eserler olduğunu düşünüyorum" diyerek eliyle yolun gittiği yeri gösterdi. Ahmet yolun sağa kıvrıldığı yerin solundaki büyük tepeyi işaret ederek

"Ama şu tepeye yaklaşmayın. Uğursuz tepe orası" 

"Neden öyle diyorsun oraya?" 

"Bazen koyunlar oranın etrafında otlarken kayboluyor. Geri de gelmiyorlar" 

"Belki bir çukur filan vardır oraya düşmüştür koyunlar. Hiç böyle bir sebepten tepeye uğursuz denir mi?" 

"Sadece koyunlar değil benim dedem de kayboldu orada. Tekin değil orası" diyerek o tarafa doğru yönelen koyunları başka yöne çevirmek için koşar adım uzaklaştı. Köylerde böyle efsaneler çok olurdu. Çocuklarında hayal dünyaları genişti. Çocuğun bahsettiği tepeye doğru bakarak yoluna devam etti. Üzerinde tek tük ağaç olan ancak etekleri sık ve bodur çalılarla kaplı bir tepeydi. Bir yamacında öne doğru eğilmiş sivri kayalar vardı . Çalılardan dolayı kayaların dibi görünmüyordu. Belki oralarda bir açıklık vardı ve koyunlar oradan girip tekrar çıkamamışlardır diye düşündü.

 

Nihayet kazı alanına vardığında her şey hazırlanmıştı ve Ece kazı ekibinin yanında bekliyordu. Yakup gelince alanı inceledi. Ekiplerle son bir kez toplantı yapıp kazı planının üzerinden geçtiler. İlk gün daha çok alan etüdü ile geçmiş, küçük bir alanda ise kazıya başlanmıştı. Akşam olup herkes dinlenmeye çekilmiş, Yakupta çadırında çayını içerken günlüğünü doldurmaya koyulmuştu. Jeneratörler susupta gecenin kendi sesleri ortama hakim olunca Yakup feneri söndürüp yatağına uzandı ve hemen uykuya daldı. Yatağından düşmesine sebep olan bir gürültü ile derin uykusundan korku içinde uyandı. Ne olduğunu anlaması bir kaç saniye sürdü. Çadır, masa, yatak hepside sallanıyordu. Ayağa kalkıp çadırdan çıkmaya çalıştı ancak dengesini kaybedip tekrar düştü. Emekleyerek çadırdan çıktığında o korkunç ses kesilmiş geriye kamptakilerin çığlık ve bağırış sesleri kalmıştı. Herkes merak ve korkuyla birbirine bakıyordu. Yakup deprem olduğunu ve herkesin sakin olması gerektiğini söyleyerek kendi gibi iyi durumda olanları yanına çağırdı ve diğerlerini kontrol etmelerini istedi. Saatine baktığında gece 01:34 olduğunu gördü. Kampın biraz daha sakinleştiği sırada yakınlardan bir çocuk çığlığı duyuldu. Yakup sesi kendinden başka duyan var mı diye etrafına bakındı ancak sadece kendisi duymuş gibiydi. Hemen arkasından bir çığlık daha duyuldu. Yakup koşarak çadırına gitti ve sırt çantasını kaptığı gibi çığlığın geldiği tarafa doğru koşmaya başladı. Bir yandan koşarken bir yandan da çantasından el fenerini çıkarmaya çalışıyordu. Feneri çıkarırken çantadan bir şeyin düştüğünü farketti ama acı çığlığı tekrar duyduğunda dönüp ne olduğuna bakmadan adımlarını hızlandırdı. Ses çoban çocuğun uğursuz tepe dediği yerden geliyordu. Feneri çalılıklar üzerinde gezdirdi ve "Kim var orada? İyi misiniz?" diye seslendi. Tepeye yaklaştıkça bir ağlama sesi duydu. Feneri tepenin kayalık yamacının olduğu tarafa tuttuğunda yerde bir karaltı gördü. Koşarak yanına gittiğinde Ahmet'i diz çökmüş ağlarken gördü. 

"Ne oldu sana, iyi misin?" diye sordu. Çocuk ıslak gözlerle Yakup'a baktı. 

"Biraz önce deprem oldu. O sesler ve sallantı o yüzdendi. Ama geçti artık korkmana gerek yok. Sen iyi misin?" 

Çocuk başıyla onayladı. Yakup feneri çocuğun üzerinde gezdirerek dikkatlice baktı. Yaralanmış gibi gözükmüyordu. 

"Yalnız mısın? Ne yapıyorsun burada tek başına?" diye sordu çocuğa. 

"Gece çayırda yatarım ben. Deprem olunca koyunlar korkup kaçtı. Bazısı uğursuz tepenin oraya doğru gitti ve geri gelmediler." 

"Tamam üzülme. Koyunlarını buluruz. Köylü de yardım eder sana merak etme." 

Yakup çocuğu teselli etmeye çalışırken tepenin yamacındaki kayalığın o taraftan bir kaç koyunun meleme seslerini duydular. Ahmet hemen kalkıp gitmeye yeltendiysede Yakup onu durdurdu. 

"Sen burada bekle Ahmet, ben gidip bakarım" Feneri ileri tutarak temkinli adımlarla kayalığa doğru yürümeye başladı. Arkasına dönüp çocuğa son kez baktıktan sonra yürümeye devam etti. Kayalığa yaklaştığında daha önce gördüğü sık çalılığı göremedi. Biraz daha yaklaştığında büyük siyah bir delik gördü. Depremle birlikte kayaların hemen önünde büyük bir çöküntü olduğunu anladı. Ahmet'in sesiyle irkilerek arkasına döndü. 

"Yakup abi!  Koyunlarımı gördün mü?" 

"Yaklaşma! Burada çöküntü ol…" Yakup sözünü bitiremeden bir artçı deprem oldu ve ayağının altındaki toprağın kaydığını hissettiğinde bir yerlere tutunacak vakti bulamadan çöküntünün içine düştü. 

 

Ahmet Yakup'un "Yaklaşma!" diye bağırdığını duyduktan sonra hissettiği artçı depremle korkup köye doğru ağlayarak koşmaya başladı. Biraz sonra kampta jeneratörler tekrar çalışmış ve ışıklar yanmıştı. Ece ve diğer ekip arkadaşları kamptaki hasarı incelemeye başlamışlardı. Kimileri hafif yaralılara ilk müdahaleyi yapıyor, kimileride aletlerle hasar var mı kontrol ediyordu. Yakup'un yokluğunu henüz fark eden olmamıştı.

 

Yakup gözlerini açtıktan sonra bir süre nerede olduğunu anlayamadı. Yattığı yerden küçük bir pencerede bulanık şekilde yıldızları görüyordu. Biraz sonra neler olduğunu hatırladı. Artçı sarsıntıyla birlikte çöküntüye düşmüştü. Sağ tarafından gelen ışığa baktı. El fenerine uzanıp almaya çalıştı ama göğsündeki acı buna ilk başta izin vermedi. Zorlanarak yattığı yerden doğrulmaya çalıştı. Kaburgasını kırmış olabileceğinden korkuyordu. Gömleğinin önünü açıp eliyle göğsünü yokladı. Kırık gibi hissetmedi ama kötü incinmiş olmalıydı. Bağırıp yardım istemek istedi ancak göğsüne saplanan acı yüzünden sesi çok yüksek çıkmadı. Ayak bileği de zonkluyordu. Oynatmaya çalıştı ve azda olsa oynadığını görünce rahatladı. Kırılmamış ama burkulmuştu. El fenerini alıp önce etrafına sonra düştüğü yere baktı. On metreden fazla olmalı diye düşündü. Neyseki düştüğü zeminde çöken toprak ve çalılar yumuşak bir katman oluşturmuş ve düşüşün şiddetini azaltmıştı. Tekrar etrafına ve zemine baktı. Burası bir mağaraya benziyordu. Fenerin ışığı zeminde parlak bir nesneden yansıyınca gözlüğünü kontrol etti, gözünde değildi. O tarafa sürünüp gözlüğünüde aldı. Bir kaya parçasına kadar sürünüp yaslandı. Durum değerlendirmesi yapmalıydı. Herhangi bir yeri kırılmamıştı, bu iyiydi. Sabah olana kadar bekleyebilirdi. Eninde sonunda onu aramaya gelirlerdi ve burası kazı alanına yakındı. Bu düşüncelerle boğuşurken mağaranın derinlerinden bir ses duydu. Dikkat kesilince bunun koyun melemesi olduğunu anladı. Demek koyunlardan bazıları da buraya düşmüştü. Şimdi koyunları değil kendini düşünmeliydi. Düştüğü delikten başlayarak yanlara doğru mağara duvarlarını inceledi ancak tırmanabileceği bir yer bulamadı. Bir süre göğsündeki acının dinmesini bekleyerek deliğe baktı. Ahmet burada olduğunu biliyordu ve köye gidip yardım getirebilirdi. Göğsündeki acı nispeten hafifleyince yaslandığı kayaya tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Sağ ayağı üzerine ağırlığını vererek zorda olsa doğruldu. Etrafına bakınıp kalınca bir değnek buldu ve ona dayandı. Sırt çantası biraz ileride duruyordu. Çantasında matarası vardı ve biraz su içmek için sol ayağına fazla yüklenmemeye çalışarak çantasına doğru gitti. Çantasını açtı ama matarası yoktu. Feneri çıkarırken düşen şey matarasıydı demek. Tekrar doğrulup düştüğü noktaya kadar ilerledi ve yukarı doğru bağırdı. Göğsü acıyordu ama yardım istemesi gerekliydi. Birkaç kez bağırdı ama hiç bir yanıt alamadı. Koyunların meleme seslerini duydu yine. Ama bu sefer daha uzaktan geliyor gibiydi. Mağara içeri doğru ilerliyor olabilir diye düşündü. Çantasını sırtına asıp sesin geldiği yöne biraz ilerleyip bakmak istedi. Emin ve yavaş adımlarla yürüdü. Hafif bir eğim vardı. Arada bir arkasını dönüp düştüğü deliğin altına baktı. Fazla uzaklaşmamalıyım diye geçirdi içinden. Önüne dönüp mağara duvarının hemen yanından ilerlemeye devam etti. Mağaranın derinlerinden bir gürültü duydu ardından ayaklarının altındaki yer oynamaya başladı. Bir artçı daha gelmişti ama bu seferki biraz daha kuvvetliydi. Hemen sırtını duvara yaslayarak sarsıntının geçmesini bekledi. Düştüğü deliğin etrafından toprak ve kayalar dökülmüştü. İyiki orada daha fazla beklememişim diye düşündü. Sarsıntı kesilince mağarayı tekrar dinledi ama meleme sesleri kesilmişti. Burada mağara tavanı alçalmaya başlıyordu. Fenerle duvara bakarken bir karaltıya denk geldi. Biraz eğilerek geçebileceği kadar yüksek bir tünelin girişiydi burası. Bir artçı daha olursa bu mağaranın tamamen çökme riski vardı ve burada ezilmek istemiyordu. Tekrar arkasına, geldiği yola baktıktan sonra girişe doğru ilerledi. İçeri bakacak ve güvenli olduğuna kanaat getirirse burada bekleyecekti. Fenerin ışığı birkaç kez titreşti. 

"Hadi ama burada bitemezsin!" 

Feneri avucuna birkaç kez vurunca ışık normale döndü. Eğilerek açıklıktan girdi. Yaklaşık bir buçuk metre genişliğinde bir tüneldi. Meleme sesini yine duydu ancak yankı yüzünden ne kadar uzakta olduğunu kestiremiyordu. Tünelde birkaç adım ilerlemiştiki bir artçı sarsıntı daha oldu. Bu seferki dengesini kaybedip düşürecek kadar şiddetliydi. Başını koruyarak sarsıntı geçene kadar bekledi. Büyük bir gürültünün ardından artçı sarsıntı kesilince kalkıp arkasına baktı ama tünelin ağzına taş ve toprak dökülüp girişi kapatmıştı. 

"Hayır hayır! Bu olamaz!" Girişe gidip can havliyle itmeye ve kazmaya çalıştı ama nafile bir çabaydı. 

“Allah kahretsin! Nasıl çıkacağım şimdi buradan!” Bedenine dalga dalga yayılan panik ve korku yüzünden kalp atışları ve nefes alış verişi hızlanmıştı. Kendini sakinleştirmek için derin bir nefes alıp yavaşça vererek eşi Özgenin öğrettiği egzersizi yapmaya başladı. Birkaç seferden sonra bu nefes egzersizi işe yaramış ve kendini sakinleştirmeyi başarmıştı. Tünelin duvarına yaslanıp oturdu. Ayak bileğindeki ve göğsündeki ağrı hafiflemiş ancak hala canını acıtıyordu. 

“Şimdi sakince düşünmeliyim. Düştüğüm delikten çok uzaklaşmış sayılmam. Nasılsa yokluğumu fark edip beni aramaya çıkarlar. Burayı bulmaları uzun sürmez sanıyorum. Hem bir de Ahmet var. Köye gidip düştüğümü söylemiş olabilir. Sadece biraz sabredip beklemem lazım.” Kendini bu düşüncelerle sakinleştirdikten sonra feneri tünelin kapanan girişine doğrultup baktı. Bu haliyle kazıp girişi açabileceğini sanmıyordu. Hem elinde hiç bir alet de yoktu. Tünelin tavanı ve duvarlarını incelemek için feneri karşısına tuttuğu sırada ışık titreşerek söndü. 

“Hay aksi! Gerçekten hiç sırası değil! Lütfen çalış lütfen” diyerek feneri sallayıp avucuna vurdu. Işık yanar gibi oldu ama tekrar söndükten sonra bir daha yanmadı. Zifiri karanlığın içinde yapayalnız kalmıştı. Korku ve panik kıvılcımı içinde tekrar çakmaya başladı ve kısa sürede alevlenerek tüm vücudunu sardı. Hemen gözlerini kapattı ve derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. Korkusunu kontrol altına almaya başlamıştı ki yine bir koyunun sesini duydu. Gözlerini açtığında karanlığa iyice alışmış olduğundan tünel artık zifiri karanlık gibi gelmiyordu. Hatta dikkatle baktığında tünelin sola doğru kıvrıldığını bile seçebiliyordu. Tünelin sonundan açık mavi tonlarda çok hafif bir ışık geliyor gibiydi. Hem merakından hem de zifiri karanlıkta daha fazla kalmak istemediğinden oturduğu yerden doğruldu. Çantasını sırtına asıp sopasını alarak ağır adımlarla tünelde ilerlemeye başladı. Tünelin kıvrıldığı noktaya kadar yaklaşık yüz metre olduğunu tahmin ediyordu. Yaklaştıkça ışık parıltısı daha da belirgin hale gelmişti. Arkasını dönüp tünelin kapanan girişine baktı. 

"Fazla uzaklaşmayacağım, tünelin solunda ne olduğuna bakıp döneceğim." diyerek ağır adımlarla tünelde ilerlemeye devam etti. Tünelin tavanı artık biraz daha alçalmıştı. Nihayet kıvrım noktasına ulaştığında tünelin devamından gelen ışık artık daha belirgindi. Elini duvara koyarak ilerledi ve sola doğru döndü. Düştüğü yerin yarısı kadar büyüklükte başka bir odaya girdi. Mağara duvarları ve tavanı küçük mavi noktacıklarla bezenmiş parlıyordu. Dün gece gördüğü yıldızlı gökkubbeyi andırıyordu ona. Duvara iyice yaklaşıp yakından baktı. Yosun veya mantara benzeyen biyolüminans yapıda canlı bir organizma ile kaplıydı. Okyanuslarda böyle canlılar olduğunu biliyordu ancak bir mağarada ilk kez karşılaşıyordu. Seyrek olmalarına rağmen önünü azda olsa görebileceği kadar aydınlık sağlıyorlardı. Duyduğu meleme sesiyle kafasını o tarafa çevirince başka bir tüneli fark etti. Duvardan ayrılıp temkinli ama meraklı adımlarla tünele doğru yürümeye başladı. Tünelin girişine geldiğinde arkasına dönüp baktı. Yerde duran sopayı gördüğünde ayak bileğindeki ağrının ve avucundaki kesiklerin acısının azalmış olduğunu fark etti. Nefes alıp verirken göğsü de daha az ağrıyordu. Tünel iki kişinin geçebileceği genişlikteydi. Hafif bir eğimle aşağı iniyordu. Duvarlar o mavi ışığı yayan organizma ile kaplı olduğundan bastığı yeri görebiliyordu ve artık daha hızlı ilerleyebiliyordu. Duvarların yüzeyi doğal oluşum gibi değilde daha çok yapay olarak kazınmış gibiydi. Yakup ne kadar zaman geçtiğini bilmeden sağa ve sola kıvrılan tünelde başka bir açıklığa gelene kadar yürüdü. Bir evin salonunun iki katı büyüklüğünde olan, tavanı ise dört veya beş metre yüksekliğinde başka bir mağaraydı burası. O mavi lüminans yayan organizma burada daha yoğundu. Odaya adımını attığında ayağının altından çatırtı sesleri geldi. Yakından bakmak için diz çökecekken tiz bir çığlıkla irkildi. Gözlerini kısarak odanın sonuna baktı. Üç tane tünel girişi daha gördü. Karşıdaki tünellere doğru yavaşça yürümeye başladı. Bastığı zemin sıkıştırılmamış irili ufaklı taşlardan oluşuyor gibi oynaktı. Tünellerden bir uğultu sesi geliyordu. Biraz daha yaklaştığında o ince tiz çığlığı yine duydu. Onun önünde uğultu sesi de yükselmişti. Ortadakine yaklaştığında tünelin sonundaki mavi parıltının üzeri gölgelenmeye ve koyulaşmaya başlamıştı. Uğultu giderek arttı ve tünelden gelen yarasa sürüsü Yakup'un başının üstünden hızla uçarak odaya doluştu. Afallayan Yakup eliyle yüzünü ve başını korumaya çalışırken geri geri sendeledi ve dengesini kaybedip arkaya düştü. Başını sert bir şeye çarptı ve gözleri karardı. Yarasaların uğultusu arasından belli belirsiz o tiz çığlığı duyuyordu. Başı zonkluyordu. Gözlerini açmaya zorladı ancak hiçbir şey net değildi. Hem gözlüğü düşmüş hem de çarpmanın etkisiyle görüşü bulanıklaşmıştı. Yarasaların uğultusu sonunda azalmıştı. Yattığı yerden kollarını sağa sola açıp el yordamıyla gözlüğünü aramaya çalıştı. O sırada bir tıkırtı duydu. Aynı anda Yakup'un içini bir korku kapladı. O tıkırtıyı ince topuklu ayakkabı giymiş bir grup kadın düzenli şekilde yürüyormuş gibi arka arkaya tıkırtılar takip etti. Kafasını kaldırmaya çalışsada bunu yapamadı. Tıkırtılar ritmik olarak devam etti ve durdu. Kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Bir varlığın yakınında olduğunu hissediyor ancak onu net olarak göremiyordu. İnce topuklardan birini bacağında hissettiğinde çığlık atmak istedi ama sesi çıkmadı. Belki de çığlık attı ama kendisi duymadı, emin değildi. Soluk mavi ışıklı bu mağarada göremediği bir hayvanla kısılı kalmış olmanın verdiği korku ve dehşet düzgün düşünmesini ve hissetmesini engelliyordu. Sonra o ince topukları bacağının yukarısında, karnında ve göğsünde hissetti. Dehşete kapılmış halde kaskatı kesilmiş vücudu hareketsiz kalmış ancak kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu. Burada öleceğim diye düşündü. Hayatının son anını kimsenin bilmediği ve kendisini bulamayacağı bu karanlık mağarada geçireceğini düşünmesi kapıldığı dehşeti dahada artırmıştı. Özgesini düşündü bir an. O da tek başına karanlıkta ölmüştü.

"Bu korku ve acıyı sende mi hissettin aşkım? Çok üzgünüm çok…" 

Bulanık gören gözlerinin önüne bir karaltı geldi. Ensesinden bir elin kavrayıp başını kaldırdığını hissetti. Artık mağaranın ışıldayan tavanını göremiyordu. Karaltı yüzüne doğru yaklaştı. Gözleri biraz daha net görmeye başladığında karşısında ışıl ışıl gözleri ve altın sarısı saçlarıyla duran kişiyi gördüğünde şaşkınlık ve korkuyla karışık bir duyguya kapılarak sordu. 

"Özge?" 

"Korkma" diyerek Yakup'un yüzüne iyice yaklaştı. Yakup bu dehşet ve korkuya daha fazla dayanamayarak bayıldı. 

 

Karısının en sevdiği şarkının mırıltısını duyduğunda gözlerini açtı. Mağaranın ortasında yanan küçük ateşin turuncu ışıkları duvarlarda titreşiyordu. Elinin üzerinde bir sıcaklık hissedince irkilerek doğruldu. 

"Korkma sevgilim" dedi narin bir ses. 

Yakup, yıllar önce ölen karısını karşısında kanlı canlı görmenin verdiği şokla kendine geldi. Hiç değişmemişti.  Vücudu çıplaktı. Uzun sarı saçları omuzlarının üzerinden göğüslerine kadar iniyordu. Ateşin zoraki aydınlattığı mağarada gözlerini kısarak dikkatle karısına baktı. 

"Özge, bu gerçekten sen misin?" 

"Evet aşkım. Öyle uzun zaman oldu ki." 

"Ama, ama ben anlamıyorum. Bu nasıl olabilir? Sen…" cümlenin sonunu getiremedi. O sözcük boğazında düğüm oldu ve çıkmadı. 

"Seni kaybetmiştim" Yakup bunu söylerken sesinde özlem ve ıstırap vardı. Karşısındaki bunu anlamış gibi merhametle Yakup'un elini tekrar tuttu. O yumuşak hissi iyi tanıyordu. Bu karısının eliydi, bundan emindi. Yakup diğer elini karısının elinin üzerine koyarak ona yaklaştı. 

"Özgem, seni çok özledim" 

"Bende seni çok özledim fındıklı lokumum. Çok yorgunsun dinlen biraz" dedi ve eğilip dudaklarından öptü. Evet bu kesin Özgeydi. Ona karısından başka kimse fındıklı lokumum demezdi. Karısının ateş kırmızısı sıcacık dudaklarını dudaklarında hissettiğinde vücudu baştan aşağı titredi. Arkasına yaslandı ve tekrar uykuya daldı. Ona kısa gelen ama aslında ne kadar olduğunu bilmediği bir süre sonra uyandı. Mağaranın ortasındaki ateş halen yanıyordu. Özge ateşe arkasını dönmüş oturduğu yerden saçlarını tarıyordu. Yakup'un uyandığını görünce başını kaldırıp gülümsedi. O öldükten sonra Yakup'un aklına kazınmış olan içten ve sıcak gülümsemenin aynısıydı. Hiç değişmemişti. Bir süre hiçbir şey söylemeden karısına baktı. Gözleri, yılların özlemini gidermeye çalışıyor gibi bir an bile kırpılmadan ona bakıyordu. Özge ateşin yanında duran bir tası alarak yaklaştı. "Acıkmışsındır aşkım, senin için bir şeyler hazırladım" diyerek yanına diz çöktü. Elini Yakup'un ensesine götürdü ve doğrulmasına yardım etti. Yakup ensesinde küçük bir batma hissetti ancak çok küçük bir his olduğundan ve gözleri karısının yüzüne odaklanıp başka birşey görmediğinden önemsemedi. Başka hiçbir şey şu an önemli değildi. Tasın içindeki sıvıyı yudumladı. Biraz ekşi ve yoğun kıvamlı bir çorbaya benziyordu. Birkaç yudumdan sonra iştahı açılmış ve hepsini bitirmişti. Yakup eliyle eşinin saçlarını kulağının arkasına götürdü. Yanağını okşadı. Omzunu kavradı ve kolunu okşayarak eline indi. Özge Yakup'un elini sıkıca tuttu. Karısına sıkıca sarıldı ve o özlediği dudaklarından tekrar öptü. Sonra kıyafetlerini çıkardı ve ilk günkü gibi özlemle ve aşkla birlikte oldular. Yakup kendini bulutların üstünde hissediyordu. İçinde olduğu mağaranın tavanı gökyüzüne dönüşmüş boşlukta uçuyordu sanki. Karısının parmakları sırtında geziniyor tırnaklarını batırıyordu ama Yakup gözlerini kapatıp hazzın doruklarında sarhoş olmuş gibi kendini ona bırakmıştı. Gözlerini açtığında tek başına yatıyordu. Mağaranın ortasındaki küçük ateş hala duvarlarda titreşerek yanıyordu. Dün geceki yaşadıkları gerçek miydi yoksa bir rüya mıydı bilemiyordu. Aslında dün gece mi olmuştu ondan da emin değildi. Buraya geleli kaç gün olduğunu, nasıl geldiğini, neden geldiğini, buradan önce ne yaptığını düşünmeye çalıştı ancak kafası ve anıları bulanıktı. Hiçbir şeyi tam olarak hatırlayamıyordu. Gözlerini kapatıp kendini düşünmeye zorladı. Bir tepe görüntüsü belirtip kayboldu aklında. Ardından bağrışmalar, sallanan bir sehpa ve ağlayan bir çocuk görüntüsü geldi. Bu görüntüleri birbirine bağlamak için kendini zorlarken zemindeki taşlardan o tanıdık gelen ama ne zaman duyduğunu hatırlamadığı tıkırtı seslerini duydu. Gözünü açtığında Özge'yi gördü. Elinde yine o çorba tası ona doğru yürüyordu. "Uyanmışsın fındıklı lokumum. Sana çorba getirdim, iç hadi" diyerek tası uzattı. Yakup "Malzemeyi nereden buluyorsun, ne zaman yaptın bunları Özge?" diye sordu şaşkınlıkla. Özge "Bunları düşünme aşkım. Sonsuza kadar birlikte olacağız merak etme" dedi ve elini Yakup'un ensesine koyarak kendine çekti ve öptü. Yakup o ateşli ve sarhoş eden öpücüğün etkisi ile kendinden geçti ve aklındaki diğer soruları unutarak çorbasını içti ve sırt çantasına başını koyup uykuya daldı. Uykusunda huzursuzdu. Rüyasında karısının öldüğü günü görüyordu. Herkes gittikten sonra mezarın başında ağlıyordu. Sonra yer sarsılmaya başladı ve mezarın olduğu yer içine çökerek koca bir delik halini aldı. Yakup kaçmaya çalışırken deliğe düştü. Deliğin duvarları mavi mavi parlıyordu. Tam deliğin sonuna ulaşıp düşecekken ter içinde uyandı. Kafasının arkasında bir sertlik hissetti. Birşey batıyordu. Ne olduğunu anlamak için doğruldu. Çantanın önündeki sert bir cisim batmıştı kafasına. Öndeki gözün kapağını açtı ancak kumaş elinde kaldı. Dikkatle baktığında çantasındaki düğmelerin kopup düştüğünü ve birçok yerininde eskiyip yıpranmış olduğunu gördü. Elini göze soktu ve bir zippo çakmak çıkardı. Üzerindeki tozu parmaklarıyla sildiğinde metale kazınmış "Özge ve Yakup, sonsuza kadar" yazısını gördü. Evlendiklerinde karısı hediye etmişti bu çakmağı. Kendini biraz zorlayarak o anı hatırlamaya çalıştı. Yakup akşam eve geldiğinde Özgeyi en sevdiği mavi elbisesini giymiş elleri arkada ona gülümserken bulmuştu. Arkasında sakladığı kutuyu ona uzatmış ve "Sonsuza kadar birlikte olacağız fındıklı lokumum" demişti. O anıyı hatırlaması kalbinin sızlamasına sebep oldu. Yattığı yerden doğrulup oturdu. Bir süre elindeki çakmağa baktı. Gözünden bir damla yaş yanağından aktı ve kucağına düştü. Kendine baktığında kıyafetlerinin olmadığını gördü. Ayağa kalkmak istedi ama ilk seferde beceremedi. Bacaklarının uyuşmuş olduğunu fark etti ve ovalayarak uyuşukluğu açmaya çalıştı. Bir yandanda etrafına bakarak nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Duvarlarında mavi mavi parlayan noktacıklar olan bir mağaradaydı. Sağ tarafında ona tanıdık gelen üç tane tünel girişi gördü. Evet burayı hatırlıyordu. Sonra o tünellerin birinden yarasaların üzerine doğru uçtuğunu ve yere düştüğünü hatırladı. Zincirleme olarak anıları canlanmaya başlamıştı. Geriye doğru hatırladığı her anıyla içindeki korku tohumları teker teker filizlenmeye başladı. Tünele doğru yürümek için adım attığında yerdeki taşların takırtısını duydu yine. Ne olduğuna bakmak için diz çöktü. Duvarlarda gelen mavi parıltı ne olduklarını anlaması için yeterli değildi. Elindeki çakmağı yakmak istedi ancak dördüncü seferde tutuşturmayı başardı. Yerdeki taşlardan birini aldığında hafif beyaz ve pürüzsüz yüzeyin aslında kemik olduğunu anlaması uzun sürmedi. Koyun veya tilki gibi küçük bir hayvanın kafatasıydı bu. Çakmağı ileri tutup daha geniş açıdan baktı ve tüm zeminin irili ufaklı kemiklerle kaplı olduğunu gördüğünde içine düştüğü dehşetle bir çığlık attı. Hemen ardından tünellerden birinden tiz bir çığlık sesi duyuldu. Duvarlardan yankılanan tıkırtı sesleri hızlandı. Yakup ne yapacağını bilemeden sağına soluna bakındı. Zipponun kapağını kapatıp alevi söndürdü ve yattığı yere doğru sendeleyerek koştu. Başını çantasına koyarak uyku pozisyonu aldı ancak kalbi o kadar hızlı atıyordu ki sesi mağaranın diğer ucundan bile duyulabilir diye düşündü. Hareketsiz yattığı yerden tek gözünü açıp tünellerin o tarafa bakarak bekledi. Tıkırtı sesleri hız kesmeden yükseldi ve sağdaki tünelden bir karaltı dışarı çıktı. Yakup gözünü sımsıkı kapattı çünkü o şey tünelden çıkar çıkmaz ona bakmıştı. Tıkırtılar yavaşladı. Yakup tıkırtıların sesinden o şeyin kendisine doğru gelmediğini anlayıp tek gözünü temkinli şekilde araladı. Üzeri siyah kıllarla kaplı, örümceğe benzeyen, yaklaşık üç insan boyundaki yaratığa arkadan bakıyordu. Vücudunun daha iri olan arka kısmında sağda ve solda uzun, üç eklemli, uçları sivri altışar bacak vardı. Bacaklarının uçları mavi mavi parlıyordu. Arka gövdesinin sonundaki bir delikten de mavi bir sıvı damlıyordu. Gövdesinin ön kısmını yukarı kaldırıp sağa sola bakındı ve havayı kokladı. Ön gövdesinde bacakları kadar ince olmayan ikişer uzantı daha vardı. Bunlar iki eklemli ve insan koluna daha çok benziyordu. Parmakları diyebileceği kısımlarında sivri küçük çıkıntılar vardı ve sürekli hareket ederek ufak sürtünme sesleri çıkarıyorlardı. Mağaranın diğer tarafındaki tünele gitti ve sanki bir şey duymayı bekliyor gibi kafasını sağa sola çevirerek bir süre bekledi. Ağzı öne doğru boru gibi uzayan bir yapıdaydı. Bir şeyleri emip vakumlamak için vardı sanki. Yakup gördüklerinin gerçek olup olmadığından emin değildi. Belkide burada yalnızlıktan aklını yitirmişti ve hayaller görüyordu. Ama hayır, yakınında bir varlığı hissediyordu ve korkudan ölmek üzereydi. Nefesini bir süredir tuttuğunu farketti ve yavaşça verdi. Yaratık kafasını hemen ona çevirince Yakup gözünü kapattı. Tıkırtılar yavaş yavaş yaklaşmaya başladı. Yüzünde bir el hissedince gözlerini açtı ve karşısında Özgeyi gördü. "Ne oldu aşkım, niye terledin böyle?" diye sordu. Yakıp korku dolu gözlerle karısına (veya onun gibi görünen o yaratığa) baktı. Biraz kekeleyerek "Bir kabus gördüm sadece. Rüyamda senin öldüğün günü gördüm. " Özge şefkatle ona baktı ve "Korkmana gerek yok lokumum, ben buradayım. Sadece kötü bir rüyaydı" diyerek Yakup'un  yanaklarını okşadı. Yakup elindeki zippo çakmağı sımsıkı tutuyordu. Özge biraz gerileyip "sana yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Sende o sırada uyu biraz" dedi ve Yakup'u öpmek için yaklaştı. Yakup elindeki çakmağın kapağını yavaşça açıp işaret parmağını araya koydu ve kapağı kapatarak parmağını arasına sıkıştırdı. Sanki kalbi parmağında atıyor gibi vücuduna bir acı dalgası yayıldı. Özgenin dudaklarını dudaklarına değdikten sonra vücudunun uyuştuğunu ve parmağındaki acının azaldığını hissetti. Çakmağın kapağına biraz daha baskı uygulayarak acıyı artırdı. Kendini uyumak için arkaya doğru bıraktı. Özge onu yavaşça yerine yatırıp uzaklaştı. Yakup parmağındaki acının ve birazda adrenalinin etkisiyle tam olarak bayılmamış ancak sersemlemiş şekilde tekrar gözlerini açtı. Başı dönüyor midesi bulanıyordu. Beyni uyumasını söylüyor vücudu da ona itaat etmek istiyordu. Yakup bulanık görüşünü düzeltmek için birkaç kez tek eliyle gözlerini ovuşturdu. Diğer elinde halen çakmağı vardı ve acısı azaldıkça parmağına baskı yapıp kendini uyanık tutmaya çalışıyordu. Gözlerini ovuşturduğu eline baktığında parmaklarının üzerine mavimsi parlayan bir sıvı bulaştığını gördü. Çakmağın kapağını açıp arasından çıkardığında parmağı zonkluyordu. Çakmağı cebine koymak istedi ancak üzerinde kıyafet olmadığını fark etti. Bacaklarında, göbek deliğinde, göğsünde, kollarında ve penisinde yine o mavi noktacıkları gördüğünde dehşete kapıldı. Çakmağı yakıp kol ve bacaklarına yakından baktığında iri birer sivilceye veya çıbana benzeyen yaraları gördü. Uçlarındaki kapanmamış deliklerin içi ve etrafında azda olsa mavi sıvı kalıntıları vardı. Kolunun üstündeki bir tanesini sıkarak içini boşalttı. Canı hiç acımamıştı. Bu mavi sıvının bir çeşit uyuşturucu etkisi olmalı diye düşündü. Özge'nin elini ensesine attığında hissettiği küçük batma hissi geldi aklına. Elini ensesine korkarak götürdü ve dokunduğu yerde vücudunun diğer yerlerine oranla daha büyük bir yara olduğunu gördü. İki parmağının arasına alıp tüm gücüyle sıktı. Biraz zorlada olsa yarayı patlatıp içini akıttı. Parmaklarına o mavimsi yapışkan sıvı bulaştı. Çantasına gidip içini yere döktü. Kağıtlar çürüyüp dağılmıştı. Yine çantanın dibinde bir mendil buldu ve önce ensesi sonrada diğer bölgelerindeki yaraları patlatarak temizlemeye çalıştı. Ah şimdi biraz su olsaydı keşke diye düşündü. Vücudunu temizledikçe yara yerleri sızlamaya başladı. Yakup bu hisse sıkı sıkı tutundu. Bir yerlerinin acımasına veya sızlamasına bu kadar sevineceğini hiç düşünmemişti. O şey bir şekilde ona dokunduğunda anılarını okumuş olmalıydı. En sevdiği kişi gibi görünüp onu uyuşturmuş ve onunla beslenmişti. Vücudunun hangi sıvılarını çekip aldığını veya kendisine ne bulaştırdığını bilmiyordu ama en kısa sürede buradan çıkması gerektiğinin son derece farkındaydı. Daha fazla oyalanmadan ayağa kalktı. Çantasından döktüklerine tekrar baktı ama işine yarayacak bir şey bulamadı. Çakmağını sımsıkı tutarak arkasındaki tek tünel girişine doğru yürüdü. İçeri adımını attığında bazı anıları canlandı ve tünelin diğer ucunun kapalı olduğunu hatırladı. Kimse gelip orayı açmış mıdır acaba diye düşündü. Şansını denemek istedi ama ya hala kapalıysa ve Yakup tüneldeyken o yaratık tekrar gelirse çıkmaz bir sokakta sıkışmış olacaktı. Arkasını dönüp üç tünel girişine baktı. Yaratık sağdaki tünelden çıkmıştı. Tünellere doğru yürüyüp sağdakine birkaç adım atıp kulak kabarttı. Duvarlarında mavi organizma diğer tünele göre daha yoğundu. Bir tıkırtı duyunca dikkat kesildi. Tünelin derinliklerinden hafif tıkırtılar ve sürtünmeye benzer sesler geliyordu. Hemen gerileyip yarasaların çıktığı ortadaki tünele girip orayı da dinledi. Burada mavi organizma o kadar yoğun değildi ve içeriden herhangi bir ses gelmiyordu. Oradanda çıkıp soldaki tünele girdi. Burası daha karanlıktı çünkü mavi organizma sadece tünelin girişinde az miktarda vardı ve iç kısımlara doğru gittikçe azalıp yok oluyordu. Yakup çakmağın yakıp tünelin girişine doğru tuttu. Alev hafifte olsa titreşiyordu. Kontrol etmek için sağdaki tünele tekrar gitti ve çakmağı içeri doğru tuttu. Alev titreşmiyordu ancak tıkırtı seslerinin arttığını duyunca içini bir korku kapladı ve panikle çıkıp en soldaki tünele koştu. Karanlığın içine düşünmeden daldı ve çakmağın alevinin aydınlattığı tünelde temkinli ama hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Henüz birkaç dakika kadar ilerlemiştiki ona çok tanıdık gelen ince tiz bir çığlık duydu. Yaratık gelip Yakup'un orada olmadığını görmüştü demek. Duyduğu tıkırtı seslerinden yaratığın mağaranın etrafında koşturduğunu tahmin eden Yakup adımlarını hızlandırdı. Arada birkaç kez sendeledi ama düşmemeyi başardı. Bir eli ile duvardan destek alıyor diğer elinde çakmakla önünü aydınlatmaya çalışarak hızlı hızlı ilerliyordu. O ince tiz çığlığı tekrar duyduğunda ses artık daha yakından gelmişti. Yaratık Yakup'un olduğu tünele girmiş olanca hızıyla yaklaşıyordu. Yakup'un içini bir korku kapladı. Vücuduna pompalanan adrenalinle daha hızlı koşuyor, ayağına batan ufak taşlara veya çıkıntılara aldırmıyordu. Tünelin sonunda bir açıklığa çıktığında yaratığın ayak sesleri ve çığlığı hemen arkasından geliyordu. Sol tarafında sarkıt ve dikitlerden oluşan bir yer gördü ve çakmağını kapatıp o tarafa koşarak arkalarına kendini attı. Dizini dikite çarptığında dayanılmaz bir acı hissetti ve çığlık atmamak için eliyle ağzını kapatarak olduğu yerde yatmaya devam etti. Yakup dikitlerin arkasına atladığı sırada yaratıkta hemen arkasından açıklığa girmişti bile. Yakup dikitlerin arasındaki küçük boşluktan izlemeye başladı. Zifiri karanlıkta yaratığı, arkasından damlayan ve ayaklarındaki mavi sıvının parıltısından seçebiliyordu. Açıklığın ortasında durmuş dinliyor, bir sağa bir sola hızlı hızlı yürüyüp bakınıyordu. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki yaratık hareket etmeyi bıraksa onu duyabilecekti sanki. Gözlerini kapatıp birkaç kez derin nefes alıp vererek sakinleşmeye çalıştı. Kalp atışları biraz yavaşladığında kulağına uğultuya benzeyen bir ses geldi. Dikkat kesildiğinde bunun bir uğultu değilde daha çok akan bir suyun sesine benzediğini fark etti. Eğer bir yeraltı nehri varsa mutlaka bir yerden dışarı çıkıyordur diye düşündü. Buradan kaçmak için içinde bir umut ışığı yanmıştı ama yaratığa görünmeden karşı tarafa geçip akıntıyı bulması gerekiyordu. Yaklaşan tıkırtı sesleriyle düşüncelerinden sıyrıldı. Yaratık havayı koklayarak ve kafasını sağa sola hızla çevirerek Yakup'un olduğu dikitlere doğru yavaş adımlarla geliyordu. Korku yeniden bedenini ele geçirmeye başladı ve bu sefer derin nefes alma egzersizi bir işe yaramayacaktı. Eliyle ağzını sımsıkı kapatarak ve kıpırdamadan yatarak bekledi. Yaratık dikitlerin önündeki boşluğa kadar gelip içeriyi kokladı ve geri dönüp mağaranın diğer tarafına gitti. Yakup tuttuğu nefesini yavaşça verdi ve ne olduğunu anlamaya çalıştı. Heyecandan fark etmemişti ancak yattığı yer yarasa dışkılarıyla doluydu ve onun kokusunu bastırmıştı. Yerden bir avuç dışkıyı alıp vücuduna yavaşça ses çıkarmamaya çalışarak sürdü. Bacakları kolları ve gövdesinin ulaşabildiği yerlerine dışkıları sürerek kendi kokusunu bastırdı. Ayağa kalkıp dikitin arkasından yavaş adımlarla çıktı. Yaratık mağaranın karşı tarafında geziniyor onu arıyordu. Önünü göremediği için bir eli duvarda, ayak yordamıyla önce önünü yokluyor sonra adım atıyordu. Dikitlerin solundan bir gözü yaratıkta yavaşça ilerledi. Akarsuyun sesini daha net duyuyordu artık. Bir sonraki adımını attığı yerin nemli olduğunu hissedince doğru yolda olduğunu anlayıp karanlıkta ilerlemeye devam etti. Biraz sonra duvardaki eli bir boşluğa denk gelince başka bir tünele geldiğini anladı. Burada akarsuyun sesi daha gür geliyordu. Heyecanına yenik düşüp adımlarını hızlandırınca ayağı kaydı ve istemsizce bir "Ah!" sesi çıkararak yere düştü. Yaratık hemen kafasını o tarafa çevirip sesi duyduğu yere koşmaya başladı. Afallayıp korkan Yakup ayağa kalkıp tünele doğru koşmak istedi ancak ayağı kaygan zeminde kayarak bu sefer yüzüstü düştü. Sırtüstü döndüğünde yaratık Yakup'un ayaklarının dibine kadar gelmişti bile. Yakup kollarıyla destek alarak geri geri sürünmeye başladı. Bir yandanda ön kollarında bulunan parmak gibi sivri uzantılarını birbirine sürterek ve ince tiz çığlığıyla üzerine yavaşça gelen yaratığı izliyordu. Yaratık kafasını öne eğerek Yakupla göz göze geldi. Yakup yaratığın iki büyük ikide küçük gözbebeksiz kahverengi gözlerinde kendi yansımasını gördü. Yaratığın tüyleri Yakup'un bacaklarına sürtünüyordu. Yaratık elini Yakup'un ensesine doğru uzatırken boru gibi ağzınıda yüzüne yaklaştırıyordu. Yaratığın ağzı yüzüne değdiğinde Yakup küçük dokunaçların vantuz gibi yapıştığını hissetti. Ve "klik" diye bir ses mağarada yankılandı. Yüzündeki dokunaçlar ayrıldı ve yaratık tiz çığlıklar atarak geriledi. Turuncu bir alev topu gibi tünelin girişinden geriye doğru panikle kaçarken yaratığın tüm detaylarını bir anlığına da olsa görebilmişti. Yakup elindeki çakmakla yaratığın tüylerini yakmış, alev alan tüyler bir anda yaratığın tüm vücudunu sarmış ve korku içindeki yaratık kendini geri atarak yerde debelenmeye başlamıştı. Yaratık yerde sağa sola dönerken arkasındaki delikten yoğun bir mavi sıvı püskürmüş ve mağarada bir anlığına mavi bir bulut oluşturmuştu. Yakup ayağa kalkıp bir daha arkasına bakmadan koşarak tünelde ilerlemeye başladı. Tünelde yankı yapan akarsuyun sesi gittikçe daha gür gelmeye başlamıştı. Suyun kokusunu da alabiliyordu artık. Bu taze koku Yakup'u kendine getirmişti. Derin bir nefes çekti içine. Suyun kokusunun ardından burnuna birden keskin bir yanık kokusu geldi. Kafasını arkaya çevirdiğinde bir çift elin sivri parmağını üzerine gelirken gördü. Sırtına yediği darbeyle öne doğru fırlayarak düşüp yuvarlandı. Yaratık arkasından mavi sıvıyı püskürterek yaklaşmaya başladı. Sağ tarafından aksayarak yürüyordu. Yakup başını kaldırdı ve hemen önünde akan yeraltı suyunu gördü. Kendini zorlayarak ayağa kalktı ve arkasını dönerek yaratıkla yüz yüze geldi. Yaratık ön gövdesini kaldırarak tiz bir çığlık attı ve Yakup'a doğru atıldı. Yakup gözlerini kapatıp kendini arkaya doğru suya bıraktı. Yaratığın elleri yüzünün önünden teğet geçerken rüzgarını hissetti. Dengesini kaybeden yaratık sağ tarafına doğru yan düştü. Attığı çığlıklar ve tiz sesi mağara ve tüneller boyunca yankılandı. 

 

Buz gibi su Yakup'un çıplak vücudunda şok etkisi yaptı. Zihninin berraklaştığını hisseden Yakup bir hafta önce Ağrı'ya gelişini, kazı alanındaki depremi, çoban Ahmet' i ve mağaraya düşüşünü teker teker hatırladı. Birden kendine gelip kafasını sudan çıkardı ve kendini akıntıya bırakıp suyla birlikte gitmeye başladı. Suyun gürültüsü arasında belli belirsiz duyduğu tiz çığlıklar çok uzaktan geliyordu artık. Sırt üstü su üzerinde kalmaya çalışarak tükenmek üzere olan enerjisini saklamaya çalıştı. Mağara tavanını seçebiliyordu artık. Suyun akışı hızlanmıştı. Panikle önüne dönmeye çalıştı ve küçük bir delikten gözlerini kör edercesine giren güneş ışığını gördü. Hemen ardından hızla aşağı düşmeye başladı. Bitap düşmüş bedeninin düşerken son hissettiği şey güneşin o tatlı sıcaklığıydı. 

 

Nihayet gözlerini açtığında odanın beyaz duvarları yüzünden gözleri kamaştığından bir süre nerede olduğunu göremedi. Kolunu kaldırıp gözlerine siper ettiğinde bir perdenin çekilme sesini duydu. Oda biraz daha loşlaşınca gözlerini açabildi. Ona doğru eğilen altın sarısı saçları olan kadını görünce korkuyla gerileyip "Özge? Hayır!" diyerek haykırdı. Omzuna dokunan kadın "Sakin olun lütfen. Ben hemşire Leyla. Şu an hastanedesiniz." dedi. Yakup etrafına şaşkın şaşkın bakındı. Evet burası bir hastane odasıydı. Sakinleşip rahatladığını gören hemşire gerileyip ona baktı ve "Ben doktoru çağıracağım. Merak etmeyin güvendesiniz." diyerek gülümsedi ve odadan çıktı. Yakup örtüyü kaldırıp kendine baktı. Hastane kıyafeti giydirilmişti. Kolundaki yaraların üstü pansuman yapılmış ve sargı bezi ile kapatılmıştı. Doğruldu ve zorla da olsa ayağa kalktı. Ayağını sürerek iki adım atmıştı ki serum hortumu kolunu çekince durdu. Serum askısını tutup ondan destek alarak odanın karşısındaki lavaboya doğru ayaklarını sürerek ilerledi. Işığı yakıp aynaya baktığında gördüğü kişiyi tanıyamadı. Saçları ve sakalı yüzünü seçemeyeceği kadar uzamıştı. Göz çukurları derinleşmiş, elmacık kemikleri çıkıklaşmıştı. Gömleğini açtı ve göğüs kafesinin kemiklerine yapışmış incecik derisini gördü. Teninin rengi bembeyaz olmuştu. Kolları ve bacaklarıda zayıflamış bir deri bir kemik kalmıştı. Korku içinde geri geri banyodan çıkarken dengesini kaybetti ve düşmek üzereyken birisi arkadan onu tuttu. Biraz önceki hemşire ile bir doktor gelmişti odaya. Doktor bir koluna hemşirede diğer koluna girerek Yakup'u yatağına götürdüler. Doktor Yakup'u yatırdıktan sonra yanındaki sandalyeye oturup ona baktı. Hemşire bir enjektör hazırlamaya başlamıştı. Serumun içine ilacı enjekte ederken doktor da "Merhaba, ben doktor Latif. Bana isminizi söyleyebilir misiniz?" diye sordu. Yakup doktora bir süre baktı ve sonunda "Adım Yakup. Ankara Üniversitesinde arkeoloğum." Doktor hemşireye bir göz attı hemşire elindeki deftere bir şeyler yazarak odadan çıktı. 

"Yakup Bey, burası Ağrı Devlet Hastanesi. Sizi Diyadin yakınlarında Murat Nehri kıyısında bulmuşlar. Oraya nasıl gittiğinizi hatırlıyor musunuz? Ankara’dan buraya niçin gelmiştiniz?”

“Ben arkeoloğum. Kazı ekibimle birlikte Doğubeyazıt yakınlarındaki bir köyde kazı çalışması yapacaktık. Sonra gece deprem oldu ve hepimiz uyandık. Yakınlardan bir çocuk ağlaması duydum ve onu kontrol etmek için kamptan çıktım. Sonrası biraz bulanık, tam olarak hatırlayamıyorum.”

“Uyuşturucu madde kullanır mısınız?”

“Hayır tabi ki. Sigara bile kullanmam ben. Neden sordunuz?”

“Kan tahlillerinizde ne olduğunu anlayamadığımız bir maddeyle karşılaştık. Vücudunuza yabancı bir madde enjekte ettiniz mi?”

Yakup vantuz gibi ağzı ve sivri parmaklı elleri ile o yaratığı düşündü.

“Hayır öyle birşey yapmadım.”

“Peki vücudunuzdaki yaralar nasıl oluştu biliyor musunuz?”

“Hatırlamıyorum. Bir yerden düştüm sanırım. O kısımlar halen bulanık.”

Hemşire tekrar odaya girdi ve doktorun kulağına bir şeyler fısıldayıp gitti. Merakla ve birazda korkuyla izleyen Yakup “Ne oldu?” diye sordu. 

“Ankara Üniversitesini arayıp Yakup adında bir arkeoloğun çalışıp çalışmadığını sorduk ve doğruladılar. Ancak bir sorun var gibi. Kazı için ne zaman geldiğinizi hatırlıyor musunuz?”

“Evet bir hafta kadar önce gelmiştik. Belki de on gün önceydi, dediğim gibi anılarım biraz bulanık. Ama 1 Temmuz günü başlamıştık kazıya. Bugün günlerden ne?”

“26 Temmuz Yakup Bey.”

“Kaç gündür hastanedeyim? Ben kamptan ayrılalı en fazla on gün olmuştur. 25 gündür kayıp olamam!”

“Yakup Bey, bahsettiğiniz Ağrı depremi 1 Temmuz 2004’te meydana gelmişti. Sakin olun ama bugün 26 Temmuz 2010.”