19. GİŞE

            Saat tam 07:00’da tren garının merdivenlerinde durmuş heybetli kapıya bakıyordu. Sabahın bu vaktinde bile yoğunluk azımsanacak gibi değildi. Merdivenlerden koşarak çıkan bir genç omzuna çarparak içeri girdi. Belli ki treni kalkmak üzereydi. Arkasına bile bakmadan özür dileyerek gözden kayboldu. Garın ön cephesi cam ve işlemeli metalin güzel bir birleşimiydi. Kapının hemen üstünde büyük yuvarlak bir saat vardı. Yapının ihtişamlı görünüşü karşısında kendini küçücük hissetti. Elindeki katlanmış kağıdı açıp ‘19 Nolu Gişe’ yazısına tekrar baktı. Derin bir nefes aldı ve kalan basamakları da tırmanıp büyük kapıdan içeri girdi. Uzun gölgeler içeri kadar uzanıyordu. Böyle büyük alanlardan hoşlanmazdı. Tüm hayatı boyunca küçük dairesinden dışarı doktor kontrolleri haricinde pek çıkmamıştı. İçini bir tedirginlik kapladı. Alnında boncuk boncuk terler birikmeye başladı. Cebinden çıkardığı peçete ile alnını sildi. Girip çıkan insanlar, bilet gişeleri önündeki uzun kuyruklar, uzayıp giden gölgeler… Kendini toparlayıp etrafına baktı. Solda ve sağda onar tane olmak üzere yirmi bilet gişesi vardı. İlk on tanesi soldaydı. Sağına baktı. Yirminci gişe kapalıydı. Üzerinde 19 yazan gişeye doğru yürümeye başladı. Diğer gişelerin önünde kuyruk olmasına rağmen burada sadece bir kişi vardı. Açık renk uzun bir palto giymiş, kafasında da kahverengi fötr bir şapka olan uzun boylu adamın arkasına geçip bekledi. Adam biletini alıp arkasını döndüğünde göz göze geldiler. Geniş çerçeveli siyah güneş gözlüklerinin arkasındaki delici bakışları bir an için hissettiğini sandı. Uzun boylu adam kalabalığa karışıp gözden kayboldu. Bir süre adamın arkasından baktıktan sonra gişeye yaklaştı.

    “Me… Merhaba.” Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki gişe görevlisi başını kaldırıp bakmadı bile. Boğazını temizleyip tekrar denedi. “Merhaba.” Gişede oturan adam kafasını kaldırmadan cevap verdi.

    “Bu gişe kapalı, lütfen diğer gişelerden birine gidin.”

    “Yanlış anladınız ben bilet almayacağım. Bugün burada çalışmaya başlayacağım söylendi.” Elindeki katlanmış kağıdı camın altındaki bölmeden içeri uzattı. Görevli kafasını kaldırıp kağıdı alırken ciddi bir tavırla adamı süzdü. Kağıtta yazanları okuduktan sonra gözlüklerinin üzerinden gence tekrar baktı.

    “Sağa doğru git. Gişelerin bittiği yerde üzerinde ‘sadece personel’ yazan bir kapı var, oradan koridora gir ve arka kapıya gel.” Genç adam başıyla onaylayıp gişeden ayrılarak sağa doğru yürümeye başladı. Diğer gişelerin önündeki kuyruklar hiç azalmamış gibiydi. 11. gişenin yanında görevlinin bahsettiği kapıyı buldu. Biri onu uyaracakmış gibi tedirgin halde etrafına bakındı ama kimse onunla ilgilenmiyordu. ‘Sadece Personel’ yazan kapıyı açıp koridora girdi. Garın mimari ihtişamıyla pek uyuşmayan bir koridordu burası. Bakımsız koridor boyunca yürüdü. Üzerinde 19 yazan kapıyı tıklattı. Görevli iki tane kilidi açtıktan sonra genci içeri buyur etti. Adam orta yaşlarını geçmiş gibi görünüyordu (en fazla elli yaşındadır diye tahmin etti) ancak saçları tek tük beyazlar haricinde simsiyahtı. Siyah gözleri ile uyumluydu. Boyu uzun değildi ama hafif göbeği dışında gayet sağlıklı görünüyordu. Garın girişinin kalabalığı ve büyüklüğünden sonra bu ufak oda adama iyi gelmişti. Kendini rahatlamış hissetti. Görevli kapıyı tekrar kilitledi ve genç adamın elini sıktı.

    “Ben Aziz. Hoş geldin.”

    “Memnun oldum Aziz Bey. Bende Engin. O kağıttada yazı…” Cümlesini bitiremeden bir zil sesi duyuldu. Gişenin önünde, otellerde resepsiyonu çağırdığınız ufak zillerden vardı. Aziz Bey hemen o tarafa döndü.

    “Birazdan geliyorum sen şöyle otur.”

Engin gösterilen sandalyeye oturup gişeye baktı. Siyah gözlüklü, uzun saçlarını at kuyruğu şeklinde bağlamış bir adam vardı. Aziz Bey önündeki masanın çekmecesinin kilidini açtı. Gümüş renginde metal, cüzdan boyutunda dikdörtgen bir kutu ve eski bir defter çıkardı. Kutunun kapağında bir desen vardı ama net göremedi. Aziz Bey kutunun kapağını açıp deftere bir şeyler yazdı. Engin gişede bekleyen adamın kendisine baktığını fark ettiğinde gözlerini kaçırıp odayı incelemeye başladı. Binanın Neoklasik Alman mimarisine uygun bir odaydı burası. Koyu renk cilalı ahşaplar eskiydi. Karşısındaki duvarda binanın içini gösteren büyük bir kroki asılıydı. Hemen yanında da trenlerin kalkış ve varış çizelgeleri olduğunu tahmin ettiği bir liste vardı. Onların altında da yerde küçük bir kasa duruyordu. Sandalyesinin yanındaki küçük sehpada bir çay makinesinden buharlar çıkıyordu.  Tekrar gişenin önüne döndüğünde adam metal kutuyu alıp arkasını dönmüştü bile. Aziz Bey de çekmeceyi kilitleyip Engin’in yanına döndü.

    “Evet Engin. Tekrar hoş geldin.”

    “Teşekkür ederim efendim.” 

    “Bana efendim demene gerek yok.”

    “Aziz Abi diyeyim o zaman.”

    “Tamam olur.” Dedi Aziz Bey. Parlak gözleriyle karşısında oturan genci inceliyordu. 

    “Kaç yıldır burada çalışıyorsun Aziz Abi?” diye sordu Engin.

    “Elli dokuz yaşındayım ve geldiğimde senin yaşlarındaydım. Yani otuz iki yıldır buradayım.”

    “Hiç göstermiyorsunuz. Ben sizi elli yaşında sanmıştım.”

    “Ah, teşekkür ederim genç adam.” Aziz Bey gülümsedi ve sandalyesinde arkaya doğru yaslandı. Engin’in verdiği kağıda tekrar baktı ve masasının üzerine bıraktı.

    “Çay olmuştur. Bize birer bardak doldur bakalım” dedi Aziz. “Birazdan simitlerimiz de gelir.”

    Engin yanındaki sehpada duran bardaklara çay doldurdu. Tam Aziz Bey’in dediği gibi bir dakika sonra temizlik görevlisi olduğu kıyafetlerinden anlaşılan bir kadın gişeden içeri bir poşet uzattı. Başıyla Aziz Bey’e selam verip Engin’e baktı. Sonra dönüp gitti. 

    “Hadi başla bakalım. Kahvaltı etmedin değil mi?”

    “Hayır henüz etmemiştim. Önce ilacımı içmem gerekiyor müsadenizle” diyerek omzunda asılı duran küçük çantasından iki tane ilaç çıkardı. Bir yudum çayla iki ilacı birden yuttu.

    “Geçmiş olsun Engin. Ciddi bir şey değildir umarım.”

    “Teşekkür ederim Aziz Abi. Açık alanlarda uzun süre duramıyorum. Bunlar rahatlamamı sağlıyor.” diyerek kısaca geçiştirdi.

    “Anladım. Neyse burası ufak bir oda. Bir sıkıntı çekmezsin.” Aziz karşısındaki adamı dikkatle incelemeyi sürdürdü. Gözlerinin altı hafif mordu ve şişmişti. Çok uzun olmayan saçları gelişigüzel taranmıştı. Boyuna göre zayıf biriydi. İnce uzun yüzü onu daha zayıf gösteriyordu. Engin kendinin incelenmesinden huzursuz olmuş gibiydi.

    “Bu gişe pek yoğun değil sanki. Halbuki gelirken diğerlerinin önünde uzun kuyruklar görmüştüm.” diyerek konuyu değiştirmek istedi.

    “Burası sonuncu gişe. İnsanlar kodlanmış gibi hep ilk gişeye yönelirler. Herkes kendini özel hissetmek ister. Belki bu yüzden birinci gişeden bilet almak hoşlarına gidiyordur kim bilir. Yani burası genelde sakindir.” diye cevapladı Aziz Bey. “Evet Engin. Nerelisin? Anlat biraz kendini.”

    “Kimliğimde İstanbul yazıyor ama Ankarada yaşıyorum. Yani nereli olduğumdan emin değilim. Annem babam ben çok küçükken terk etmişler beni. Bir yetiştirme yurdunda büyüdüm. Liseyi bitirdikten sonra okuyamadım. Bir de bu, ee şey, rahatsızlığım yüzünden zaten üniversiteye gidemezdim.” biraz durakladı ve simitinden ısırıp çayını yudumladı.

    “Anlıyorum. Zor bir çocukluk geçirmişsin. Benim küçüklüğüm de seninkine benziyordu. Annem babam yoktu. Aslında vardır tabi ama ben hiç tanımadım. Senin yaşlarında uyku problemi de çekerdim. Bir süre ilaç kullandım ve buraya geldim. Burası bana iyi geldi. Üzülme, sen de iyi olacaksın. İyi arkadaş olacağız seninle.” uzanıp Engin’in omzunu sıktı. Bu hareketi Engin’e güven verdi, kendini daha rahat hissetmesini sağladı. Yine zil çaldı. “Hemen dönerim. Sen bir bardak daha çay iç.” Engin gişeye baktı. Siyah gözlüklü kısa saçlı genç bir kadın gelmişti. Sağ gözünün altında yanağı boyunca bir yara izi vardı. Yüzü ifadesizdi. Nereye bilet almak istediğini duymaya çalıştı ancak kadının ağzı neredeyse hiç kımıldamamıştı. Aziz Bey’in çekmeceden çıkardığı küçük metal kutuyu alıp uzaklaştı.

    “Bu gelenler kim Aziz Abi? Bilet yerine o kutuları alıyorlar. Onlar nedir?” 

Aziz Bey sandalyede oturan adama baktı. 

    “İlaçlarını almazsan ne oluyor Engin?” Engin’in sorusuna alakasız bir soruyla karşılık verdi.

    “Panik atak geçiriyor gibi oluyorum.” dedi Engin. Yüzünde belli belirsiz bir korku ifadesi belirmişti. Aziz Bey arkasına yaslandı. Çayından büyük bir yudum aldı. Gözlüklerini indirip karşısındaki ürkek adama baktı.

    “Kafanın içinde sesler duyuyorsun değil mi? Bir uğultu, anlamadığın bir dilde fısıltılar. Dışarıdayken sanki birileri seni takip ediyormuş gibi hissediyorsun.” Biraz duraksadı. Engin’in yüzü bembeyaz kesilmişti. Devam etti. “Geceleri uyumaya korkuyorsun değil mi? Hep aynı rüyayı görüyorsun çünkü. Seni kimin kovaladığını bilmeden sislerin arasında koşuyorsun. O siyah parlak taşlardan oluşmuş ormanda seni izleyen ama göremediğin gözler. Ayaklarının altındaki zeminin titreştiğini de hissediyorsun değil mi? Sanki toprak mırıldanıyormuş gibi.” Engin sandalyesinden fırlayıp ayağa kalktı. Kalkarken yanındaki sehpaya çarpıp bardağını düşürdü. Geri geri birkaç adım atıp kapıya yaslandı. Göğüs kafesi hızla inip kalkmaya başladı. Gözlerini Aziz Bey’den ayırmadan el yordamıyla kapı kolunu bulup indirdi. Kilitli kapı açılmadı. Arkasını dönüp zorladı ama kapı açılmayacaktı. Anahtarlar Aziz Bey’in cebindeydi. 

    “Kimsin sen? Tüm bunları nereden biliyorsun?” Yüzündeki korku dehşete dönüşmüştü. 

    “Sakin ol evlat. Küçükken uyku problemi çektiğimi söylemiştim. Aynı rüyaları bende görüyordum. Sonra aynı senin durduğun yerdeydim. Dehşete düşmüş bir halde neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.” Eliyle sandalyeyi gösterdi. “Hadi otur. Korkmana gerek yok. Her şeyi anlatacağım.” Engin kararsız kalmıştı. Aziz Bey başıyla tekrar sandalyeyi işaret etti. Engin korkak adımlarla tekrar sandalyesine oturdu. 

    “Doktorumu mu tanıyorsunuz? O mu söyledi tüm bunları? Bakın ben deli değilim. Çalışmaya uygun olmayan bir durumum yok. İlaçlarımı düzgün alı…” Engin sözünü bitiremeden Aziz Bey araya girdi.

    “Dur bakalım Engin, yavaş ol biraz. Kimse seni kovmayacak merak etme. Mithat Bey’i ben de tanıyorum çünkü beni de buraya o göndermişti. Ama hayır, seninle ilgili onunla konuşmadık. Konuşmaya da gerek yok. Çünkü neler yaşadığını bilmemin tek sebebi aynı şeyleri benim de yaşamış olmam.” Engin’in bunları anlayabilmesi için kısa bir süre bekledi.

    “Ama bu nasıl olabilir?”

    “İkimizde de olan bir şey var Engin. Bunu anlatabilmek güç. İçimizde bir yerde bizi diğer insanlardan farklı kılan bir şey var. Ailelerimiz bizi bu yüzden terk etmiş olabilir. Veya böyle olduğumuz için onlardan alınmış olabiliriz. Arman Yetiştirme Yurdu’nda büyüdün değil mi?”

    “Evet ama nasıl bildiniz?” Engin’in gözlerindeki şaşkınlık hiç azalmamıştı ama şimdi tüm dikkatini vermişti.

    “Ben de orada büyüdüm. Benden öncekilerin de orada büyüdüğü gibi.”

    “Sizden öncekiler mi? Benim gibi başkaları da mı var?”

    “En üst kattaki arka bahçeye bakan odada kalıyordun değil mi?”

    “Evet, üç kişiydik. Diğer çocuklarla pek anlaşamazdık. Uyumsuz olduğumuzdan bizi ayrı tutarlardı.”

    “Uyumsuz değil Engin. Özel.” Engin’in gözleri bir an geçmişe daldı. Aziz Bey onu kısa bir süre hatıralarıyla baş başa bıraktı, sonra devam etti. “İyi ve kötünün savaşını bilir misin?” Engin daldığı hatıralardan sıyrılıp Aziz Bey’in küçük yuvarlak gözlüklerinin arkasındaki parlak gözlerine baktı. “Bu savaş her yerdedir. Kendi içimizde, bir hayvana zalimlik yapan birine karşı, karşıdan karşıya geçen bir yayaya yol vermeyen sürücüye karşı. Kısaca hayatın her anında bu savaşı veriyoruz. İnsan bu dünyaya geldiğinden beri bu savaş devam ediyor.” Engin sandalyesinde biraz daha rahatlamış şekilde oturuyordu artık. “Bir de bizim gibi 'özel' olanların dışında kimsenin görmediği bir savaş sürüyor. Ne zaman başladığını bilmiyorum, bir önemi de yok bana göre. Büyüdüğümüz yurt hangi yılda yapılmış biliyor musun?” Engin hayır anlamında başını iki yana salladı. “Bir keresinde bahçede gezerken duvardaki bir taşın üzerinde 1752 yazdığını görmüştüm.” Engin’in ağzı bir şey diyecek gibi açıldı ama sadece yutkunmakla yetindi. “Bu dünyanın ötesinde de bir dünya var." Engin her gece gördüğü kabusları düşündü. Simsiyah parlak kayalardan oluşan labirent gibi ormanı, o kayaların arkasından onu izleyen lanetli gözleri, ve hiç kalkmayan sis tabakası aklına gelince ürperdi. 

    "Ama bunlar çok saçma. Sadece birer kabus. Başka dünyalar filan. Benimle kafa buluyorsunuz değil mi?" sesinde tüm bunların bir şaka olduğunu duymak isteyen bir tını vardı. Korkuyordu. Aziz Bey ciddiyetini bozmadı. 

    "Hayır Engin, hepsi gerçek. Rüyalarında gördüğün yer gerçek. Biz o tarafı sezebiliyoruz. Ve onlar da sezebildiğimizi biliyorlar.”

    “Onlar mı?”

    “Diğer taraftakiler, rüyalarında seni kovalayıp sana fısıldayanlar.”

    “Kim onlar?”

    “Saf kötülük.” diye iç geçirerek cevap verdi Aziz Bey. “Kim değil de ‘Ne’ diye sorman lazım. Belli bir suretleri yok. O kara dumanın içinde bir çift sarı göz görürsün. Sonra girebildiği en korkunç, en iğrenç biçime girerler.”

    “Peki siz ne yapıyorsunuz burada? Gişeye gelip giden o insanlar kim?”

    “Onlar ‘Onarıcılar’. Kötülük bu tarafa geçmeye çalışıyor, biz ise onlara engel olmaya çalışıyoruz. Onarıcılar dünyalar arasında oluşan çatlakları kapatırlar.”

    “Çatlaklar mı?”

    “Bundan on iki yıl önce, 2010 yılında, bu garın çatısında bir yangın çıkmıştı. Hatırlıyor musun?”

    “Evet hatırlıyorum. Tüm haberlerde vardı.”

    “İşte o gün bir ihlal olmuştu. Dün gibi hatırlıyorum.” Aziz Bey’in başı öne eğildi ve gözleri uzaklara daldı. Engin sabırla bekliyordu.

    “Sıradan bir yangın değil miydi?” diye sordu Aziz Bey’i daldığı anılardan çıkarmak için.

    “Haberlerde elektrik arızasından çıkan bir yangın olarak bahsedildi tabi. Oysa onlardan birini durdurmaya çalışıyorduk.”

    “Peki tam olarak ne oldu?”

Aziz Bey arkasını dönüp masanın çekmecesini açtı. Onarıcılara verdiği metal kutulardan birini çıkarıp Engin’e uzattı. Avucunun içine sığan bu küçük kutunun metal yüzeyi pürüzsüzdü. Kapağında bir sembol vardı. Daha önce yetiştirme yurdunda da bu işareti gördüğünü hatırladı. Bir altıgenin ortasına işlenmiş nokta ve çizgilerden oluşan sembolün üzerinde parmağını gezdirdi. Kapağını yavaşça açtı. Kutunun ortasında yuvarlak bombeli bir cam vardı. Süt beyazı bir sıvının ortasında siyah noktacıklar yüzüyordu. 

    “Bu nedir?” diye sordu Engin. Kutuyu salladı ama sıvı ve içindeki siyah noktacıklar kıpırdamadı.

    “Bu bir pusula. Diğer dünyanın manyetik alanı bizimkinden farklı. Bildiğimiz pusulalar o tarafta çalışmıyor. Bununla geri dönüş yolunu buluyoruz. O siyah noktalar geçidin olduğu yöne doğru toplanırlar. Bu olmazsa geri dönemezsin.” Engin’in elindeki pusulayı alıp tekrar çekmeceye koydu. “O tarafta yönünü kaybetmek çok kolaydır. Bir de sürekli kafanın içine girmek isteyen fısıltılar ve düşüncelerle boğuşursun. Neyse ki onarıcılarımız bu konuda zihinlerini kontrol edebiliyorlar.”

    “Zihinlerine mi giriyorlar?”

    “Zihninle birlikte bedenine de giriyorlar. Bir taşıyıcının içinde geçitten geçmeleri daha kolay.”

    “İhlal bu şekilde mi olmuştu?”

    “O ihlalin gerçekleştiği gün senin gibi yeni gelen biri vardı. Adı Yavuzdu. Geçitten geçmeden önce beni beklemesi gerekiyordu.”

    “Sizde mi onarıcısınız?”

    “Öyleydim. Ama artık buradayım.”

    “Yavuz’a ne oldu?”

    “Aceleci davranıp benden önce geçti. Her şey bir dakikada olup bitti. Geçide doğru koşuyordum ve Yavuz’u geri dönerken gördük. Kıyafetleri parçalanmış vücudunu siyah duman kaplamıştı. Gözlerinin akı ve gözbebekleri görünmüyordu. Ağzından anlamsız fısıltılar çıkıyordu. Bir an sonra duman vücudunu terk etti ve Yavuz’un bedeni boş bir çuval gibi olduğu yere yığıldı. Onun için yapacak birşey kalmamıştı.” Aziz Bey’in üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Gözlüğünü çıkarıp dalgın dalgın mendiliyle silmeye başladı. Olanlar yüzünden kendini suçluyordu. Aradan geçen yıllar suçluluk duygusunu azaltmamıştı. 

Engin onu teselli etmek istedi ama daha anlatılanları kendisi bile sindirememişti. Bütün bunlar çok fazlaydı. Bu dünyada yeterince kötülük vardı. Bir de başka bir dünyanın kötülüğü ile uğraşma düşüncesi midesinin kalkmasına sebep oldu. Bugüne kadar bildiği her şey değişmek üzereydi. Kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Elini çantasına atıp ilaç kutusunu çıkardı. Aziz Bey bileğini tutup onu durdurdu.

    “Artık onlara ihtiyacın yok. Zihninin uyuşuk olması sana fayda sağlamaz. Berrak ve dinç tutmalısın onu.” Engin, Aziz Bey’in acısını deşmek istemiyordu ama yine de sordu.

    “Peki o gün ne oldu? O’nu durdurabildiniz mi?”

    “Evet. Bu binada birçok onarıcı var. Acil durumlarda hemen müdahale ederler. Ayrıca ihlali sezebilen yakındaki herkes buraya geldi.” Engin haberlerde yangını izlediği günü hatırladı. Şiddetli bir baş ağrısı ile uyanmıştı.

    “O sabah başıma bir ağrı saplanmıştı. Vücudumda bir karıncalanma hissediyordum ve titriyordum. İlaç alıp biraz uyumaya çalıştım ama kabuslar izin vermedi. Dikkatim dağılsın diye televizyonu açtım ve haberlerde yangını görmüştüm.” Aziz Bey gözlüğünü silmeyi bırakıp gözlerini Engin’in gözlerine dikti. Ayağa kalkıp burnu burnuna değecek kadar yaklaştı. Sonra arkasını dönüp binanın krokisinin altında duran küçük kasayı açtı. Kırmızı kadife bir kumaş parçası çıkardı. Katlanmış kumaşı Engin’e uzattı. Engin uzatılan kumaşı aldı ve katlarını açtı. Kumaşın ortasında misket boyutunda siyah bir taş vardı. Taşı eline alıp yakından baktı. Bir kaç saniye hiçbir şey olmadı. Sonra elinden başlayıp vücuduna yayılan bir titreşim hissetmeye başladı. Taş gittikçe ağırlaşıyor gibiydi. Engin gözlerini kapatıp taşı elinden atmak istedi ama yapamadı. Diğer tarafa ait görüntüler zihninden peş peşe geçmeye başladı. Sisler içinde sarı gözler, siyah parlak sivri kayalar, ışık görmeyen gökyüzünden gelen uğultular. Ayaklarının altındaki zeminin mırıldandığını hissediyordu. Ayaklarına baktı ve siyah toprağı gördü. Etrafına hızla bakındı ama kayalardan ve sisten başka bir şey görmüyordu şimdi. Bir fısıltı duydu. Arkasını döndüğünde sis tabakası iki yana çekiliyordu. Bir çift sarı göz ona bakıyordu. Düşlerinde gördüklerinden daha büyüktü bu. Siyah duman hiç durmadan etrafında dönüyordu ama sarı gözlerin parıltısını engellemiyordu. Duman giderek yaklaştı. İçinden çıkan yüzlerce uzantı Engin’in arkasına doğru toplanıp onu sarmaya başladı. Engin korkuyla “Hayır!” diyerek haykırdı. Üzerine gelen şey geriye doğru savruldu ve çevresindeki kayalar çatlayıp parçalandı. 

    Engin gözlerini açtığında sandalyesinde değil yerde yatıyordu. Aziz Bey üzerine eğilmiş onu uyandırmaya çalışıyordu. Alnından ter damlaları boynuna doğru aktı. Nefes nefese kalmıştı. Aziz Bey’in yardımıyla doğrulup oturdu. Sımsıkı kapattığı avucuna baktı. Aziz Bey de Engin’in avucuna bakıyordu. Engin avucunu açtığında biraz önceki taşın yerinde bir tutam siyah toz gördüler. 

    “Bunu nasıl yaptın?” diye sordu Aziz bey. Aslında bu Engin’e sorduğu bir soru değildi. İhlalin olduğu gün Engin’in başının ağrıması ve ateşlenmesi onu şüpheye düşürmüştü.

    “Bilmiyorum, ben bir şey yapmadım.” dedi Engin. “Bir an için kabuslarımdaki yeri gördüm. Ama gerçek gibiydi. Onlardan biri bana yaklaşıyordu. Daha önce hiç böyle net görmemiştim. Sonra etrafımı sarmaya başladı.” Bir an donuk gözleri Aziz Bey’in heyecanlı gözlerine kilitlendi. “Onlar gerçekten saf kötülük. İçimde hissettim. Sonra bağırdım sanırım, korkmuştum. Gözümü açtığımda yerdeydim işte.” Zorla da olsa kalkıp sandalyesine oturdu. Vücudu hala titriyordu. “Az önce ne oldu bana?”

Aziz Bey yere düşmüş kadife kumaşı aldı. Engin’in avucundaki tozları içine dökmesi için uzattı. Derin bir nefes alıp temkinli şekilde parmağının ucuyla toza dokundu. Biraz bekledi ve bir şey hissetmediğini görünce iki parmağı arasına biraz toz alıp bekledi. Yüzündeki ifade yumuşadı. Kumaşı sarıp tekrar kasaya koydu.

    “Bir kadın vardı, Ayla. O bir efsaneydi. Hiç tanışmadım tabi. Bizden çok uzun yıllar önce yaşamış. Sezme yeteneği ve zihni çok kuvvetliymiş. Onlardan biriyle tek başına mücadele edebildiği anlatılır. Hemde diğer taraftayken.” Engin anlamaya çalışarak dinliyordu. Hala yaşadığı şoku tam olarak atlatamamıştı. Aziz Bey devam etti. “Biz on iki yıl önceki ihlal sırasında birini durdurmak için 11 kişi birlikte çalışmak zorunda kalmıştık. Bir kayıp verdik ve içimizden üç kişinin de hayatı hiçbir zaman eskisi gibi olamadı.” Parmağının ucuyla  şakağına iki kez hafifçe vurdu. “Zihinleri boşaldı” dedi. “İhlalin olduğu gün rahatsızlandığını söylediğinde o aklıma geldi. Bugüne kadar kimsenin o kadar uzak bir mesafeden sezebildiğini görmemiştim. Sana verdiğim taş burada yok ettiğimiz o kötülükten geriye kalan son şeydi. Emin olmam gerekiyordu.”

    “Neden emin olmanız gerekiyordu?” Engin’in yüzünde korku ve öfke vardı şimdi.

    “Sanırım sende Ayla gibisin.”

    “Bunu bana söyleyebilirdiniz! Neler hissedebileceğim konusunda uyarabilirdiniz!” Sesi kendisininde şaşırdığı derecede yüksek çıkmıştı.

    “Biliyorum Engin. Ve bunun için çok özür dilerim. Heyecanıma yenik düştüm.” Gözlerinden doğruyu söylediği anlaşılıyordu. “Bu bir mucize” diyerek Engin’in ellerini tuttu. Engin’in öfkesi bu hareket karşısında yatıştı. Karşısında duran adamın heyecanını görebiliyordu. Ama kendisinin bahsedildiği gibi biri olduğunu düşünmüyordu.

    “Bu bir tesadüfte olabilir. Baş ağrım veya titrememin bununla alakası olmayabilir.”

    Aziz Bey başıyla kasayı işaret etti. “Onları hiçbir zaman tam olarak yok edemiyoruz. Geriye o küçük taş parçası kalıyordu. Anlatılanlara göre Ayla’nın yok ettiklerinden geriye hiçbir şey kalmıyormuş.” Heyecanla parlayan gözleri Engin’in şaşkın gözlerine kilitlendi. “O taşları daha önce böyle parçalayabilen kimse olmamıştı.” 

    Engin birşey söyleyecek oldu ancak gişedeki zil çaldı. Aziz Bey “Merak etme her şeyi öğreneceksin.” diyerek gişede bekleyen adama pusulayı vermek için kalktı. 

    Engin biraz soluklanacak zaman buldu. Daha geleli birkaç saat olmuştu ama hayatı şimdiden değişmeye başlamıştı. Tüm anlatılanları ve biraz önce yaşadıklarını tekrar düşünerek gözlerini kapattı ve düşündü. Bunları sindirmesi kolay olmayacaktı. Aklında bir sürü soru vardı. Bu geçitlerden dünya üzerinde sadece burada mı vardı? Çatlakların olduğunu nereden biliyorlardı? Bu gibi sorular aklından geçerken birden gözlerini açtı. Gişedeki adama döndü. Adam da ona bakıyordu. Koyu siyah gözlüklerin arkasındaki gözlerini beyninde hissedebiliyordu. Adamın özel olduğunu sezebiliyordu. Adam yüzünde hafif bir gülümseme ile pusulayı aldı ve başıyla Aziz Bey’e selam verip gitti. Aziz Bey tekrar Engin’in yanına döndü.

    “Şimdi ne olacak bana? Bende mi onarıcı olacağım?” diye sordu Engin.

    “İlk geldiğinde öyle düşünmüştüm evet. Ama senin gücünü gördükten sonra birileri ile daha görüşsek iyi olacak.”

    “Kiminle?”

    “Yönetici ile.” dedi ve arkasını dönüp masada duran siyah telefonun ahizesini kaldırdı. Bir numara tuşlayıp biraz bekledi. Yönetici ile acil görüşmeleri gerektiğini söyledi ve kısa bir süre daha bekledi. Tamam deyip ahizeyi koymadan parmağıyla telefonu kapatıp ardından başka bir numarayı daha tuşladı. Karşısındakine buraya gelmesini söyleyip ahizeyi yerine koydu. “Birazdan seni yöneticiye götürecekler” dedi.

    “Siz gelmeyecek misiniz?”

    “Gişeyi bırakamam ama sorun yok. Sana sorulan sorulara doğru cevaplar ver yeter. Burada hepimiz aynı taraftayız.” Engin’in yüzündeki rahatsız ifade silinmemişti. “Merak etme iyi olacaksın. Yönetici eskilerin en iyilerindendir.” 

Kapı üç kez tıklandı. Aziz Bey kalkıp kapının kilitlerini açtı. Sabah simitleri getiren temizlik görevlisi kadın gelmişti. Aziz Bey Engin’e bakıp hadi kalk der gibi başıyla işaret etti. 

    “Doğruca Yöneticiye gidin.” dedi. Kadın başıyla onayladı. Engin ayağa kalkıp odadan çıktı. Kadın önde Engin arkasında koridorda yürümeye başladılar. Sabah girdiği ‘sadece personel’ yazan kapıdan tekrar gişelerin önündeki büyük alana çıktılar. Engin bu sefer kendini rahatsız hissetmedi. İlk kez kalabalıklar ve büyük alanlardan korkmadığını görmekten memnundu. Diğer insanlarla birlikte garın içine girdiler. Peronlarda trenler bekliyordu. Bir tanesinin kalkış sireni çaldı. Peron boyunca yürüdüler. Kimse onların farkında değilmiş gibiydi. Temizlik görevlisi kıyafeti giymek sanki bir nevi görünmezlik sağlıyordu kadına. Peronun sonuna yaklaştıklarında, platformdan rayların olduğu tünele inen küçük merdivenin yanındaki güvenlik görevlisi metal kapının kilidini açtı. Kadın adama başıyla selam verip beş basamağı hızlı adımlarla indi. Engin de adama aynı şekilde selam vererek basamakları indi. 

    “Duvara yakın yürü.” diye uyardı kadın. Engin de öyle yaptı. Omzu duvara sürtünerek kadını takip etti. Tünelin karanlığını onlar yaklaşınca yanan kırmızı bir lamba bozdu. Lambanın altında duvarda bir kapı vardı. Kadın kapının üzerindeki kilide parmağını koydu ve kapı açıldı. Küçük loş bir koridora girdiler. Koridorun sonunda bir asansör vardı. İkisi de asansöre bindiler. Kabinde sadece iki adet buton vardı. Üzerinde aşağı yönü gösteren butona bastı kadın. 

    “Ne kadar aşağı iniyoruz?” diye sordu Engin. 

    “Yaklaşık 25 metre.” diye cevap verdi kadın.

    “Ben Engin bu arada. Tanışamadık.”

    “Bende Sevda. Memnun oldum.”

    “Ben de memnun oldum. Ne zamandır buradasınız?” Kadın cevap veremeden asansör durdu. Başka bir koridora çıktılar. 

    “Dört yıldır buradayım. Sezgi ve kontrol gücüm henüz çok iyi değil.” dedi koridorda ilerlerken.

    “Sende yönetici ile görüştün mü? Nasıl biri?”

    “İyi biridir.” 

Engin birden vücudunun karıncalanmaya başladığını hissetti. Sonra duvara yaslandı ve yüzünü buruşturup başını tuttu. 

    “Ne oldu?” diye sordu Sevda.

Engin soluna dönüp duvara dokundu. “Geçit bu duvarın arkasında mı?” diye sordu. Sevda merakla Engin’i inceledi. “Evet” diyebildi sonunda. “Hadi devam edelim.” Koridorun sonundaki çift kanatlı kapının yanında aynı kilitten vardı. Kadın parmağını oraya koyup kapıyı açtı. Altıgen şeklinde büyük, iyi aydınlatılmış bir odaya girdiler. Odanın ortasında altıgen bir masa vardı. Masanın üstü tamamen ekrandı. Ekrandaki harita üzerinde kırmızı ve yeşil noktalarlarla işaretlenmiş alanlar gördü. Altıgenin solundaki duvarda bir silah dolabı vardı. Bildiği silahların yanında hiç görmediği silahlar da görüyordu. Soldaki diğer duvarda, üzerinde aynı sembolün işlendiği büyük metal bir kapı vardı. Engin etrafını inceleyerek odanın ortasından tam karşıdaki kapısı açık odaya doğru kadını takip ederek yürüdü. Çalışanlar onlara kısa bakışlar atıp işlerine geri döndüler. Sevda kapının yanında durup Engin’e içeri girmesini işaret etti. “Ben burada bekliyorum.” deyip kapıyı kapattı.

    Bir masa, sağ tarafta tüm duvarı kaplayan ve içleri dosyalarla ve kitaplarla dolu bir raf, sol duvarda ise büyük bir yağlı boya resim vardı. Kabuslarında gördüğü yerdi burası. Bir onarıcı ve parlak sarı gözlü kötülük karşı karşıya resmedilmişti. Odaya kasvetli ve ürkütücü bir hava katıyordu. Masanın arkasındaki yaşlı kadın ayağa kalkıp Engin’i odanın ortasında karşıladı.

    “Merhaba Engin. Hoş geldin. Benim adım Melek.”

    “Merhaba Melek Hanım. Çok memnun oldum.” Engin kadının altmışlı yaşlarında olduğunu tahmin ediyordu. Saçlarında tek tük beyazlar vardı. Boyu kendisinden kısaydı. Oldukça dinç görünüyordu. Elini kuvvetlice sıkmıştı kadın. 

    “Şöyle otur.” diyerek masanın önündeki deri koltuğu gösterdi. Kendiside Engin’in karşısına oturdu.         “Sabah evden çıktığında böyle bir şeyle karşılaşacağını tahmin edemezdin değil mi?” gülümsemesi çok içtendi.

    “Şu an bile tüm bunlara inanmak çok güç.”

    “Biliyorum. Buradaki herkes ilk geldiklerinde senin gibi hissetmişlerdi. Aziz’in geldiği günü ve diğer tarafa ilk geçtiği günü çok iyi hatırlıyorum.” Engin kadını şaşkınlıkla izledi. Göründüğünden daha yaşlı olmalı diye düşündü ama bir şey söylemedi. “Aziz en iyilerimizden biriydi.” diye söze devam etti. “12 yıl önceki olaydan sonra bir daha karşı tarafa geçmedi. Gişede mutlu olduğunu söylüyor.”

    “Evet o olaydan biraz bahsetmişti.”

    “Yavuz’a olanlar için hep kendini suçladı. Oysa Aziz’in yapacağı bir şey yoktu. Bütün prosedürleri kendisine anlatmasına rağmen onu beklemeden karşıya geçti. O gün bir felaketle sonuçlanabilirdi. Burası hala ayaktaysa Aziz sayesindedir. Diğer yardımcıların çabalarını da yok saymıyorum tabi. Hepimiz o gün çok çabalamıştık ama Aziz kendini tehlikeye hiç çekinmeden attı.” kadının gözleri bir an Engin’in omzunun üstünden arkaya daldı. Sonra kendine geldi. “Sonuç olarak buradayız ve herkes güvende.”

    “Şu resim” dedi Engin, “Oradaki kişi Ayla mı?”

    “Evet o. Bizim için bir efsanedir. Bugün geçitleri bu kadar iyi koruyabilmemiz onun zamanında yaptıkları sayesindedir.” Engin’in gözlerinden sormak istediği bir sürü şey olduğunu anlamıştı. “Hızlandırılmış bir tarih dersinden geçeceksin. Merak ettiğin her şeyin cevabını alacaksın, endişelenme.” Kadın koltuğundan doğrulup öne çıktı. Gözlerindeki heyecanı saklamıyordu. “Aziz senin özel olduğunu söylüyor. Yukarıda olanları anlattı.” Engin araya girdi.

    “Yanılıyor olabilir. O an çok korktum ve ne olduğunu bilmiyorum. Taş eskidiği için çürümüştür belki ve o yüzden parçalanmıştır.” Söylediklerine kendiside inanmamıştı ama bu kadar büyük bir sorumluluğu almaya hazır hissetmiyordu. 

    “Korktuğunu biliyorum Engin. Ama yukarıdaki olay yaşanırken senin gücünü burada hepimiz hissettik.” Engin’in gözleri irileşti. Göğüs kafesi hızla inip kalkmaya başladı. “Biliyorum tüm bunlar senin için çok fazla. Ama sen farklısın. Bunu ne kadar erken kabul edersen o kadar çabuk hazır olursun.”

    “Neye hazır olurum?” diye sordu korku dolu gözlerle.

    “Savaşmaya.” Melek Hanım’ın sesi çok sakindi. “Bazen bir çatlağı kapatmak için üç dört kişi çalışmak zorunda kalabiliyor. Genç onarıcıların zihinlerini eğitmesi ve güçlerini artırması uzun yıllar alabiliyor.  Ama sen yanımızdayken tüm bunları daha kolay ve güvenle yapabiliriz.” Engin bir şey demek için hazırlandı ancak başına saplanan ağrı ve kulaklarındaki çınlamayla gözlerini kapatıp başını ellerinin arasına aldı. Melek Hanım hemen kalkıp Engin’in yanına koştu. “Ne oldu Engin?” 

Engin yine diğer taraftan görüntüler gördü. Bir kadın ve bir erkek gördü. Bunlar sabah gişede gördüğü onarıcılardı. Sonra kadını koşarken gördü. Görüntü değişip erkeği ve üzerine eğilen siyah dumanı gördü. Gözlerini dehşetle açıp koltuktan kalktı. 

    “Bilmiyorum, bir sorun var sanırım.” dedi. Aynı anda odanın kapısı açıldı. İçeri giren adamın yüzünde korku vardı.

    “Efendim bir sorun var!” Melek Hanım Engin’e baktı. 

    “Benimle gel!” deyip odadan koşarak çıktılar. Saçları dağılmış, dudağının kenarından kan damlayan bir kadın topallayarak üzerinde sembol olan büyük metal kapıdan içeri giriyordu. Yanağındaki yara izinden tanımıştı kadını. Sabah gişede ve biraz önce gördüğü görüntüdeki kadındı.

    “Ne oldu anlat çabuk!” dedi Melek. Sesinde korku vardı.

    “Bilmiyorum, her şey çok hızlı oldu. Çatlağı kapatıyorduk. Küçük bir çatlaktı uzun sürmeyecekti. Birden Taner arkasını döndü. Onlardan biri yaklaşıyordu. Bende arkamı döndüm ve birlikte ona karşı koymaya başladık.” Durup yutkundu. Gözyaşlarını tutamamıştı. “Pusula bendeydi ve bana kaçmamı söyledi. Onu oyalayabileceğini düşünüyordu.” Gücü tükenmişti artık. Yere diz çöktü. “Yapabileceğim bir şey yoktu. Çok üzgünüm.” 

    Kadın bunları anlatırken Engin onları uzaktan dinliyordu. Taner’in acısını zihninde duydu. Hala ona karşı koyuyordu ama gücünün tükenmek üzere olduğunu hissediyordu. Gözleri üzerinde sembol olan kapıya kaydı. Kapının arkasındaki geçitten gelen fısıltıları ve uğultuları duyuyordu. Bunların arasında da Taner'in acı dolu haykırışları vardı. 

    Melek Hanım kadının yanına diz çöküp durumunu kontrol etti. Etrafındakilere onu revire götürmelerini söylemek için kalktığında Engin’in kapıya doğru koştuğunu gördü. Arkasından bağırdı ancak Engin büyük metal kapıdan geçmişti bile.

    Kapıdan içeri adımını attığında geçidi ve diğer tarafın kötülüğünü daha çok hissetmeye başladı. Kapının bu tarafı doğal bir mağara gibiydi. İçerisi karanlık ve soğuktu. Tünelden koşarak ilerledi ve sağa dönüp bir açıklığa geldi. Mağaranın duvarında büyük bir kara boşluk vardı. Neredeyse iki insan boyunda çapı olan yuvarlak boşluğun etrafındaki hava titreşiyor gibi bulanıktı. Vücudunda karıncalar dolaşıyor gibi hissediyordu. Geçide yaklaştı. Boşluğu kaplayan karanlık, yoğun bir madde gibiydi burada. Melek Hanım ve birkaç kişi arkasından koşarak geldiğinde Engin çoktan geçitten geçmişti.

    Geçitten geçmek çok kısa sürmüştü. Elektrik yüklü yoğun bir havanın içinden geçmek gibiydi. Kabuslarında gördüğü kara bulutlarla kaplı o yerdeydi şimdi. Siyah parlak kayalardan oluşan labirent ormanı karşısındaydı. Taner’in çığlığını duydu. Aslında bunu kulaklarıyla değilde zihniyle duyduğunu anladı. Gücünün son kırıntısını kullanıyordu şimdi. Birazdan kötülük onu ele geçirecekti. Engin gözlerini kapatıp zihnindeki Taner’in sesine odaklanmaya çalıştı. Gözlerini açtığında nereye gideceğini biliyordu. Koşarak labirente daldı.

    “Hemen bir ekip toplayın! En iyilerimiz buraya gelsin! Çabuk olun!” Melek Hanım sözünü bitirmeden beş kişi hazırlanmıştı bile. Sistemden en son çatlağın konumunu getirdi birisi. O sırada Melek Hanım yanından hızla koşup geçide atlayan kişiyi karanlıkta tanıyamadı. “Çabuk hazırlanıp gidin!” diye emretti bekleyenlere.

    Engin labirentte nereden döneceğini sanki biri ona söylüyormuş gibi koşarak ilerliyordu. Taner’in zihnini daha güçlü hissediyordu şimdi. Artık Taner’in çığlığını zihninde değil kulaklarında da duyduğunda geldiğini anladı. Taner sırtını kayalardan birine yaslamış iki eli önde yerde oturuyordu. Alnındaki ve boynundaki  damarları patlayacak gibi şişmişti. Gözlerinin akı kanlanmış kıpkırmızı olmuştu. Yüzünden çektiği acı okunabiliyordu. Üzerine eğilmiş dumanı gördü. Kabuslarında gördüklerinden daha büyüktü bu. Parlak sarı gözlerinden kötülük fışkırıyordu sanki. Engin hem kötülüğü hem de Taner'in acısını aynı anda hissediyordu. Ne yapması gerektiğinden emin değildi ama bir şey yapmazsa yerdeki adamdan geriye bir şey kalmayacaktı. Duman artık Taner’in üzerine kapanmıştı. Taner’in kollarının yana düştüğünü gördü. Gücü tükenmiş, gözleri kapanmış ve boynu yana düşmüştü. Kötülük kendine yakışır bir sesle çığlık attı. Bir zafer çığlığıydı bu. İçinden çıkan uzantılar Taner’i sarmaya başladı. Engin’in içinde bir korku dalgası büyümeye başladı. Okyanusun ortasında başlayan küçük bir dalganın sahile gelene kadar büyümesi gibiydi. Gişede elinde küçük taş varken hissettiklerini düşünmeye çalıştı. Taner’e yaklaştı ve zihninde zevk çığlıkları atan kötülüğe odaklandı. Dumanın içindeki gözler aniden Engin’e döndü. Zevk çığlığı şimdi öfke çığlığına dönmüştü. Uzantılarından bazıları hala Taner’in etrafında olduğu halde yükselip Engin’e doğru geldi. Engin kafasının içinde müthiş bir baskı hissetti. Kendini zorlayarak karşı koydu ve kötülüğün içinde bir korku sezdi. Zihniyle onu itmeye çalıştı. Duman korkuyla karışık öfke ile çığlıklar atıp ileri atıldığında Engin dayanamayıp arkaya düştü. Başını kayaya çarptığında gözleri kapandı. Burun deliklerinden kan geliyordu. Avıyla arasına giren bu zavallıdan korkmasına gerek olmadığını anlamıştı duman. Onunla sonra ilgilenecekti. Arkasını dönmüş tekrar Taner’in üzerine eğilmeye başlamıştı. Engin kendine gelmeye başladığında zihninde bir başka güç daha hissediyordu şimdi. Kötülüğün korku dolu çığlığı arasında ona karşı koyan bir güç vardı. Kendini zorlayıp gözlerini açtı. 

    “Aziz abi?” ağzından belli belirsiz çıkmıştı isim. Hızla ayağa kalkıp onun yanına gitti. Aziz Bey’in gözlerinde intikam ateşi yanıyordu adeta. Gözlerini kapatıp odaklandı. Kötülüğü ve Aziz bey’in ona karşı koyan gücünü kendi zihninde görüyordu şimdi. Aziz Bey’in içinden çıkan beyaz bir ışık hüzmesi siyah dumana saldırıyor, etrafını sarmaya çalışıyordu.  Aziz Bey’in yaptıklarını yapmaya çalıştı. Gücünü beyaz ışık demetleri olarak dumana gönderdi. İşe yarıyordu. Karşılarındaki duman artık onalara tepeden bakmıyordu. Daha küçük görünüyordu. Engin zihninde hissettiklerinin aynısını yapıyordu. Işık hüzmeleriyle saldır ve etrafını sar. Taner’in etrafındaki uzantılar geri çekilmişti. Düzensiz soluk alışverişlerini ve zihnindeki yaşam enerjisini hissettiklerinde ikisi de rahatladı. Siyah duman artık beyaz ışıktan küre şeklinde bir kafesin içine hapsolmuştu. Korkuyla çığlık atıyor, zayıf bir nokta bulabilmek için kafesin her tarafına vuruyor, çıkmak istiyordu. 

    “Şimdi kafesi sıkıştırıp onu yok edeceğiz” dedi Aziz Bey. Engin tüm gücüyle itmeye başladı. Aziz Bey birden sendeledi. Kendini çok zorlamıştı ve gücünü çabuk tüketmişti. Kafesin bir yanının zayıfladığını fark eden kötülük o tarafı zorlamaya başladı. Aziz Bey diz üstü çöktüğünde artık onu tutamayacak kadar bitap düşmüştü. Duman son bir hamle ile kafesin zayıflayan yerinden çıkabilecekti. Derken birden fazla ışık hüzmesi kafese doğru geldi ve biraz öncekinden daha parlak ve daha güçlü bir ışık topuna dönüştü. Melek Hanım’ın gönderdiği ekip tam zamanında yetişmişti. Onların gücünü hisseden Engin son bir gayretle tüm gücünü toplayarak haykırdı ve ışık topu bir noktaya dönüşecek kadar hızla küçüldü. Sonunda bir nokta haline gelip yok oldu. Herkes kötülüğün korku dolu son çığlığını duydu ve artık zihinlerinde onu hissetmediler.

    Engin gözlerini açtığında dumanın olduğu yerde yuvarlak küçük bir krater gördü. Etraflarındaki siyah kayalardan bazıları çatlamış bazılarıda parçalanmıştı. Aziz Bey yerden kalkıp kraterin ortasına geldi. Ondan geriye kalan bir taş parçası aradı. ama hiçbir şey yoktu. Kötülük tamamen yok olmuştu. Diğerleri de biraz şaşkın ama daha çok gurur ve sevinçle Engin’e bakıp gülümsediler. İkisi Taner’in yanına gitmiş durumunu kontrol ediyordu. Yaşıyordu ama zihni ne durumdaydı bunu anlamak zordu. Uyanmasını beklemek zorundaydılar. O sırada sislerin arkasından başka çığlıklar duyuldu. Öfke dolu çığlıklardı bunlar. Engin diğerlerinden daha önce hissetti gelenleri. 

    “Başka gelenler var!” dedi diğerlerine dönüp. Herkes etrafına bakıp onları hissetmeye çalıştı ama onlar için henüz uzaktaydılar.

    “Toparlanın! Hemen gitmemiz lazım!” diyerek pusulasını çıkarıp öne çıktı Aziz Bey. Taner’i taşıyan iki kişi ortada hızlı adımlarla geçide gittiler. Engin en arkadaydı. Herkes geçtikten sonra arkasına bakıp geçide girdi. 

Melek Hanım diğerleriyle birlikte hazırlıklı olarak bekliyorlardı. Geçitten önce Aziz Bey çıktı.

    “Hepimiz iyiyiz sorun yok.” diyerek bekleyenleri sakinleştirdi. “Tıbbi yardım lazım.” Sağlık ekibi geçitten gelen Taner’i sedyeye alıp hemen götürdü. Herkesin gözü Engin’i arıyordu. Geçitten en son o geldi. Aziz Bey omzundan tuttu.

    “Yaptığın şey çok tehlikeli ve aptalcaydı!” Onun neden bu kadar kızdığını anlıyordu Engin. Yavuz’u düşündü. Sonra Aziz bey’in sesi yumuşadı. “Ama iyi bir iş çıkardın evlat.” Melek Hanım’a ve bekleyenlere döndü. “Engin bugün büyük bir felaketi önledi. Yaptığı şey her ne kadar tehlikeli olsa bile birimizin hayatını kurtardı. Ve büyük bir sorunu önledi. Artık onun ne kadar güçlü olduğunu biliyoruz.”

    “Yalnız başıma yapmadım ama. Hepiniz yardım ettiniz. Siz gelmeseydiniz bunu başaramazdım.” dedi Engin. Yaptıklarına ve yaşadıklarına hala inanamıyordu. “Kendimi çok yorgun hissediyorum.”

    “Bunları daha sonra detaylıca konuşacağız. Şimdi dinlenin.” dedi Melek Hanım. Aziz Bey’e bakıp gülümsedi. Engin diğerleri ile birlikte yukarı çıktı. “Seni tekrar burada görmek çok güzel Aziz.” dedi.

    “Artık yaşlanmışım ama hala bir işe yaradığımı görmek güzel.”

    “Onu sen eğiteceksin. Gişeye başka birini koyarız. Bizim dönemimizin Ayla’sı olacak Engin.”

    “Evet biliyorum. Orada yaptıkları inanılmazdı. Gücünü zihnimde hissettiğimde bunu anladım. Üstelik tüm potansiyelini ortaya çıkardığımızda tek başına bir değil iki tanesiyle bile baş edebilir bence.” Melek Hanım’ın yüzündeki gülümseme yayıldı. 

Birlikte geçidin olduğu mağaradan çıktılar. Taner çoktan gözlerini açmıştı. Oksijen maskesini indirip Aziz Bey’e baktı. 

    “Teşekkür ederim. Siz olmasaydınız çoktan ölmüştüm.” dedi.

    “Asıl teşekkür etmen gereken kişi o” diyerek diğerleriyle birlikte oturan Engin’i gösterdi. “Pusulası bile olmadan geçide girip seni buldu.” Taner şaşkınlıkla bakıyordu o tarafa. 

    “Yoksa o?” soru soran gözlerinde umut vardı. Aziz Bey evet anlamında başını sallayıp Taner’e dinlenmesini söyledi. Önlerinde uzun bir süreç vardı ama şimdiden kendilerini güvende hissediyorlardı.