KOLEKSİYONCU

            “Ne kadar da güzeller” diye geçirdi içinden. Koleksiyonunun en nadide parçalarıydı bunlar. Her birinin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Gözlerini kapatıp çıkıntıları ve oyukları hissetti. Onları o kadar iyi tanıyordu ki gözü kapalı hepsini doğru yerlerine koyabilirdi. Kapısından gelen tak tak sesiyle koleksiyonunun büyüsünden kurtulup gerçek dünyaya döndü. Küçük metal kutuyu kapatıp çantasına koydu.

“Girin” diye seslendi. Asistanı kapıyı ardına kadar açtı.

“Hastanız geldi Deniz Hanım” dedi ve odaya girdi. Arkasından da bir elini yanağına bastıran hastası çekingen adımlarla onu takip etti. Oda, hastane odalarının o belirgin antiseptik kokusunun yanı sıra hoş bir çiçek kokusu da barındırıyordu. Deniz gülümseyerek ayağa kalktı.

“Hoş geldiniz Derya Hanım.” dedi. “Buyrun şöyle oturun” diyerek üniti gösterdi. 

Hasta ürkek bakışlarını koltukta gezdirdi. Deniz elini hastasının omzuna koyarak onu koltuğa yönlendirdi. 

“Korkmana hiç gerek yok. Emin ellerdesin.” dedi. Gülümserken mükemmel dizilmiş bembeyaz dişlerini gözler önüne seriyordu. Hasta koltuğa otururken doktorun dişlerine bakmaktan kendini alamadı. 

“Böyle daha iyi. Nasılız bakalım?” diyerek kadının başını arkaya doğru çekip yaslanmasını sağladı. 

“Çoğ ağğım vağ”. Kadın ağzını rahat oynatamadığı için ne dediği tam anlaşılmıyordu ama bir diş hekimi onun “Çok ağrım var” dediğini hemen anlardı. Neyseki Deniz çok iyi bir periodontologdu ve Derya Hanım iyiki ona gelmişti. Deniz tepedeki lambayı yakıp hastanın yüzüne yaklaştırdı. 

“Şimdi senden ağzını kocaman açmanı istiyorum Deryacığım.” Hasta kendini zorlayarak ağzını açabildiği kadar açtı.“Biraz daha açalım” dedi Deniz. Ağzınızı ne kadar açarsanız açın bir diş hekimi için asla yeterli olmazdı. Küçük el aynasını hastanın ağzında çevirip tüm dişlerine baktı.

“İşte böyle. Hmm. Tamam. Bu dişi çekmemiz gerekiyor. Böylece ağrılarından kurtulacaksın.” Hastanın gözleri ‘çekme” kelimesini duyar duymaz irileşti. Deniz hastaların bu bakışlarına alışıktı. 

“Korkmana gerek yok tatlım. Hiç acımayacak ve nasıl bittiğini anlamayacaksın bile.” Asistanı küçük bir iğne uzattı. Hasta iğnenin sadece ilk batmasını hissetti. Sonra ağzına yayılan uyuşukluk hissi arttı ve rahatlayarak gevşedi. Deniz kısa süre sonra ucunda bir dişle birlikte pensi hastanın ağzından çıkardı. Işık altında biraz inceledi ve yanındaki metal kaba bıraktı. 

“Geçmiş olsun. Üç saat boyunca bir şey yiyip içme. Aşırı sıcak ve soğuk şeylerde yok. Yarın normal hayatına dönebilirsin.” Kadın şimdiden ağrısı geçmiş hissediyordu. Teşekkür edip odadan çıktı. Deniz de masasına geçip asistanı üniti temizlerken bilgisayarda bir şeyler yaptı. Göz ucuyla çektiği dişi koyduğu kaba bakıyordu. Asistan dişi toplama kutusuna atıp kabı dezenfekte etti. İşini bitirip odadan çıktı. Deniz hemen kalkıp toplama kutusuna gitti ve son çektiği dişi çıkardı. Diğer çektikleri gibi kötü durumda değildi. Masasına geçip çekmeceden büyütecini aldı ve dişi incelemeye başladı. Rengi istediği gibi beyazdı ama şekli aradığı mükemmellikte değildi. Nadide parçaları koyduğu kutuya giremezdi ancak diğerlerinin yanında kendine yer bulabilirdi. Sadece üzerinde biraz çalışması gerekecekti o kadar. Çantasından küçük bir şişe aldı, tıpasını açıp dişi içine koydu. Tekrar çantasına, bugün çektiği diğer iki dişin yanına koydu. Bu onun son hastasıydı. Masasının üzerini düzenledikten sonra çantasını alıp odasından çıktı. Asansörün önünde bekleyen doktor ve asistan kalabalığına iyi akşamlar dileyerek merdivenlere yöneldi. Hızlı adımlarla iki kat aşağı indi. Bir an önce eve gidip dişleri ile ilgilenmek istiyordu. Arabasına binip yola koyuldu. Sahil kenarında trafik bugün o kadar yoğun değildi ve eve her zamankinden yarım saat önce geldi. 

            Çoğunluğunu kendi gibi doktorların oluşturduğu sitenin güvenliğine selam vererek içeri girdi. Birbirinin aynı tek katlı bahçeli evlerin olduğu sakin bir siteydi burası. 42 numaralı evin yanındaki garaja park etti. Erken gelmesi iyi olmuştu. İlgilenmesi gereken üç tane dişi vardı ve şuan hiçbir komşuyla vakit harcamak istemiyordu. Özellikle sokağın karşısındaki komşusu Melis ile. Her konuşmalarında Deniz’e neden hala bekar olduğunu sorar, tanıdığı hoş ve zengin bir arkadaşı olduğunu söyler dururdu. Deniz halinden memnun olduğunu söylese de bu konu sürekli dile gelirdi. 

Dış kapıyı kilitleyip odasına gitti. Hızlı bir duş alıp üzerini değiştirdi ve bodruma indi. Bu sitedeki tüm evlerin bodrumunda küçük bir çamaşır odası ve bir hobi odası vardı. Komşularının çoğunun hobi odalarını görmüştü. Bilardo masası, ufak çaplı bir sinema ve hatta golf düşkünü 18 numaranın bodrumunda bir mini golf bile görmüştü. Deniz’in ise tek bir hobisi vardı: Dişler. Girişteki anahtara dokundu ve oda aydınlandı. Karşı duvarı iki siyah perde kaplıyordu. Duvarın önüne gelip perdeleri önce sola sonra sağa doğru sonuna kadar açtı. Duvar yan yana ve alt alta dizilmiş kare şeklinde ahşap levhalarla kaplıydı. Her levhanın üzerinde de özenle dizilmiş dişler vardı. Orta kısım ön dişlere ayrılmıştı. Yanlarda köpek dişleri ve dışa doğru azı dişleri. Bir ağzın içinde dizildikleri sırada boylu boyunca dizilmiş dişler. Her levha kendi içinde bir ahenge sahipti. Tüm levhalar birleşince bambaşka bir desen ortaya çıkıyordu. En alt sırada halen boş levhalar vardı. Zamanla onlarda dolacak ve eseri tamamlanacaktı. Ortada duran çalışma masası dişlerin olduğu duvara bakıyordu. Sağ tarafta eski bir dişçi koltuğu vardı. Tam bir ünit değildi, sadece tek bir koltuk. Bazen buraya iner, bu koltuğa uzanıp saatlerce duvarını izlerdi. Dişler onun için bir tutkudan fazlasıydı. İlk dişi düştüğünde beş yaşındaydı. Avucundaki dişe hayranlıkla bakmıştı. O günden beri dişler onun için bir takıntı haline gelmişti. İlkokulu bitirdiğinde diş hekimi olmaktan başka bir şey istemiyordu. Fakülteye başlamadan önce basit bir teneke kutuda biriktirdiği dişler zamanla kuruyup bozulmuş ve bu durum Deniz’i çok üzmüştü ama yılmadan devam etmişti. Fakülteye başladıktan sonra dişlerde kullanılan bazı jel ve vernik gibi uygulamalar olduğunu öğrenmişti. Bunlardan kendisine özel bir karışım yaparak dişleri kaplamayı başarmış ve koleksiyonunu güvenle saklayabilmişti. Duvarı büyük bir hayranlıkla süzdü. O eski kutudaki az sayıda diş, on dört yıllık doktorluk kariyerinin sonunda artık bu muazzam bir koleksiyona dönüşmüştü. Çalışma masasına geçmeden duvara yürüdü ve elini dişlerin üzerinde gezdirirdi. Onlara dokunmanın verdiği hissi seviyordu. Her bir diş üzerinde özenle çalışmıştı. Pürüzleri gidermiş, boşlukları doldurmuş, tüm kusurlarını giderdiği bu mükemmel parçaları renklerine ve uzunluklarına göre sınıflandırıp duvardaki yerlerine yerleştirmişti. Bir de yanından hiç ayırmadığı küçük metal kutu vardı. İçinde otuz iki adet yuva olan kutuda sadece koleksiyonunun en nadide ve kusursuz parçaları vardı. Duvarları kaplayan dişler bir yana bu özel koleksiyona bakmanın ve dokunmanın verdiği haz bambaşkaydı. Otuz tanesini tamamlamış geriye bir adet ön üst diş ve bir adet sağ alt azı dişi kalmıştı. Çalışma masasına oturup şişeleri önüne dizdi. Aydınlatması olan büyük bir büyüteç masaya tutturulmuştu. Dişlerin üzerinde çalışmak için kullandığı aletler masanın sağına düzgünce dizilmişlerdi. Solda duran dizüstü bilgisayarı açtı. Çalışırken müzik dinlemeyi seviyordu. Hauser’ın orkestrasının gür sesi odayı doldurdu. Bir saat ustasının titizliği ile ilk şişedeki dişi büyüteç altında incelemeye başladı. Müziğin ritmine kendini kaptırmış büyük bir dikkatle çalışıyordu. Kullandığı aletlerin vızıltıları ona tatlı bir melodi gibi geliyordu. Çalışması bittiğinde neredeyse üç saat geçmişti. Mükemmelleştirdiği dişleri özel jeli ile kaplayıp korumaya aldıktan sonra onları duvardaki uygun yerlere büyük bir itina ile yerleştirdi. Gerileyip koleksiyonuna uzaktan baktı. Muhteşem görünüyordu. Henüz tamamlanmamıştı ama yine de Deniz’in gözünde muhteşemdi. Hele bir de nadide koleksiyonunu tamamlarsa dünyanın en mutlu insanı olacaktı. Işıkları kapatmadan önce son kez eserine bakıp yukarı çıktı. Acıkmıştı. Koleksiyonu üzerinde neredeyse soluksuz çalışmak onu hep çok acıktırırdı. Kendine bir tabak hazırladı ve televizyonun karşısındaki rahat koltuğuna oturdu. Kanalları gezdi ama canı saçma yarışma programlarını veya birbirini aldatan eşlerin tartışmasını izlemek istemiyordu. Televizyonu kapatıp telefonunu aldı eline. Hepsininde iç yüzünü çok iyi bildiği bir dolu arkadaşının, gerçekte hiçte öyle olmayan sahte sosyal medya hayatlarına göz attı. Daha dün klinikte boşanmaktan bahseden arkadaşının bugün ‘kocişiyle’ yemek keyfi fotoğraflarını görmek midesini bulandırdı. Sonunda telefonu da kapattı. Tabağını bitirmişti. Bir fincan kahve aldı ve hafif bir müzik açarak oturma odasının iki yanındaki büyük kitaplıklardan bir kitap seçip okumaya karar verdi. Okurken bir eli de küçük metal kutusunun içindeki dişlerin üzerinde geziyordu. Saat onbiri gösterdiğinde onbeş dakikalık her akşam yaptığı rutin diş bakımını yapmak için banyoya girdi. Aynada uzun uzun dişlerini seyretti. Kumral dalgalı saçları omuzlarına dökülen Deniz oldukça güzel bir kadındı. Üstelik gülümserken mükemmel dişlerini sergilemesi onu daha da güzel kılıyordu. Konuştuğu kişilerin ilk olarak gözleri yerine dişlerine bakıyor olmaları Deniz’e büyük bir haz veriyordu. Gururu okşanıyor, kendine güveni artıyordu. Eh, ne de olsa bir diş koleksiyoncusunun kendi dişleri, ortamdaki en güzel dişler olmalıydı değil mi?. Banyodaki işini bitirip odasına gitti. Nadide kutusu hala elinde olmasına rağmen yatağa girdi. Kutuyu başucuna koydu ve ona hayranlıkla bakarken uykuya daldı.

            Sabah kliniğe gitmek için evde çıkan Deniz’i karşı komşusu Melis karşıladı. Çitin arkasından el sallayarak bahçeye girdi.

“Günaydın Denizcim. Nasılsın?” dedi. Deniz bu yapmacık samimiyetten haz etmiyordu ama yine de kibarca gülümsedi. 

“Günaydın Melis. İyiyim, işe gidiyordum. Sen nasılsın?”

“Akşam sana uğradım ama açmadın kapıyı. Bir sorun yok değil mi?” dedi Melis. 

Bodrumda çalışırken müziğin sesi yüzünden kapıyı duymamıştı.

“Bir makale üzerinde çalışıyordum. Kulağımda kulaklık vardı duymamışım” dedi bir yandanda arabasına doğru yürürken.

“Akşam yemeğe bana gel. Şu sana bahsettiğim yakışıklı arkadaşımda gelecek” 

“Teşekkür ederim ama bu akşam çalış…” sözünü bitiremeden araya girdi Melis.

“İtiraz istemiyorum. Saat 19:00’da bizdesin.” Deniz’in cevap vermesine fırsat vermeden bahçeden çıkıp sabah koşusuna devam etti. Deniz hoşnutsuz bir şekilde arabasını çalıştırıp yola çıktı. 

O gün klinikte işler çok yoğun değildi. Daha çok kontrol hastaları vardı ve hiç diş çekememişti. Ayrıca nadide koleksiyonunun eksik parçalarına da rastlamamış olması canını sıkıyordu. Koleksiyonu tamamlamaya bu kadar yaklaşmışken heyecanı ve sabırsızlığı artmıştı. Bir de bunun üstüne sevmediği komşuları ve tanımadığı bir adam ile zoraki bir yemek yiyip akşamını heba edecekti. Düşündükçe strese girdiğini fark edip çantasından metal kutuyu çıkardı ve koleksiyonuna baktı, dokundu, hissetti. İçi huzur doldu. Tüm olumsuzlukları o an için unuttu. 

Akşam eve geldiğinde önce kıyafetlerini değiştirmeyi düşündü ama istemediği bir davet için hazırlanmasına gerek olmadığına karar verip vazgeçti. İşleri ağırdan alıp saat yediyi biraz geçe Melis’in kapısını çaldı. Deniz’i sabahki kıyafetleri ile kapıda gören Melis neden hazırlanmadın der gibi bir bakış attı ama Deniz “Merhaba” diyerek hemen eve girdi. Melis’in kocası ve o meşhur arkadaşı yemek masasında oturuyordu. 

“Hoşgeldin Deniz” dedi Sedat. “Bu da arkadaşımız Mert.”

“Merhaba Deniz Hanım, çok memnun oldum”

“Bende memnun oldum” diye soğuk bir cevap verdi Deniz. Adam bozulduysa bile belli etmedi. Deniz, Mert’in karşısındaki sandalyeye oturdu. Mert uzun boylu, iri yapılı ve yakışıklı bir adamdı. Göstermekten çekinmediği kaslarıyla biçimli bir vücudu vardı. Yemek esnasında pek konuşmamıştı ama gülerken Mert’in dişlerine bakma fırsatı buldu. Deniz’in tavırları birden değişti. Konuşmalara katılıp adama ilgi göstermeye başladı. Bu ani ilgi adamında hoşuna gitti. Ancak adam, Deniz’in ilgisinin kendisine değilde dişlerine olduğundan habersizdi. Deniz bu mesafeden tam emin olamıyordu ama aradığı dişi bulmuş olabileceğini düşündü. Mert’in ön dişi Deniz’i büyülemiş ve heyecanlandırmıştı. Onu yakından incelemek istiyordu ancak burada olmazdı. Yemekten sonra hemen eve kaçma planı yapan Deniz gece yarısına kadar kalmış, bulduğu her fırsatta Mert’in ön dişine bakmıştı. Heyecanını bastıramıyordu. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler ve evden ayrıldılar. Yatağına girip metal kutuyu açtı. Boş olan yuvaya bakıp “Sonunda seni buldum galiba” dedi. Başını yastığa koyduğunda “Ama kendimi kaptırmamalıyım. Aşırı heyecanlanıp her şeyi mahvedebilirim. Önce bir yolunu bulup dişi yakından incelemem gerek.” dedi kendi kendine. Bunları düşünürken uykuya daldı.

            Ertesi gün öğle yemeği saatinde Mert aradı ve tekrar buluşup öğle yemeği yemek istediğini söyledi. Deniz’in aradığı fırsat ayağına gelmişti. Onu kliniğe davet etti ve oradan birlikte çıkabileceklerini söyledi. Mert çok sevinmişti ve bir saate kadar geleceğini söyledi. Deniz heyecandan yerinde duramıyordu. Odasını bir uçtan diğer uca adımlayıp bir masasında duran kutuya bir saatine bakıyordu. Ona bir gün gibi gelen bir saatin sonunda Mert geldi. 

“Hoşgeldin Mert” dedi Deniz. Heyecanını ve gözlerindeki ışıltıyı saklayamıyordu. Mert doğal olarak bu durumu olumlu bir işaret olarak algılamıştı. Gülümsemesi yüzüne yayıldı. Kısa bir sohbetten sonra Deniz daha fazla sabredemedi.

“Hazır buraya gelmişken dişlerine bir bakayım gel” dedi.

“Hiç zahmet vermeyeyim sana Deniz. Zaten rutin kontrolümü yeni oldum.”

“Ne o yoksa bana güvenmiyor musun?” diye şakayla karışık sordu Deniz.

“Yo hayır o anlamda söylemedim”

“Hadi hadi gel çekinme” diyerek göz kırptı. Mert yelkenleri suya indirip ünitin koltuğuna oturdu. Denizle yakınlaşmak için bir fırsat olarak görüyordu bu durumu. Deniz eldivenlerini takıp tepedeki ışığı yaklaştırdı. Mert’in ön dişini yakından incelemeye başladı. Küçük ayna ile dişin arkasına da baktı. 

“Harika! Bu gerçekten çok güzel.” farkında olmadan dökülüyordu kelimeler ağzından.

“Teşekkür ederim” dedi Mert. Ağzı açık ve içinde de ayna olduğundan pek anlaşılmıyordu ama bir diş hekimi ne demek istediğini anlardı.

“Sonunda seni buldum. İşte buradasın!”

“Efendim?”

Deniz neredeyse Mert’in ağzının içine düşeceğini fark edip kendine çeki düzen vererek doğruldu.

“Ah, yok birşey. Çok güzel dişlerin var, onlara iyi bakmışsın.”

“Teşekkür ederim. Senin dişlerinde harika görünüyor, tıpkı senin gibi” dedi Mert koltuktan kalkarken. Deniz bu iltifata gülümseyerek karşılık verdi. 

“Karşıda güzel bir çin lokantası var. Sushi sever misin?” diye sordu Deniz.

“Bayılırım. Önden buyur” diyerek kapıyı gösterdi Mert. Nadide koleksiyonunu tamamlamaya bir adım daha yaklaşmıştı artık.

Öğle yemeği boyunca Mert’in ön dişine baktı. Aslında o dişi artık Mert’in olarak değil kendinin olarak görüyordu. Yemek boyunca Mert konuşmuş o dinlemişti. Daha doğrusu dinliyor gibi yapmıştı zira gözü ve aklı dişteydi. Onu bir an önce alıp koleksiyonuna eklemeliydi. Ve Mert’in ona hayran bakışları arasında planını çoktan yaptı. Yemekten sonra Mert en kısa zamanda tekrar buluşmak istediğini söylediğinde Deniz de zaten bunu düşünüyordu.

“Yarın akşam bana yemeğe gelsene” dedi Deniz. Mert’in gözleri ışıldadı. “Melislerin evinin karşısındayım. 42 numara.”

“Akşam yedide sendeyim öyleyse.” dedi Mert ve ayrıldılar. Deniz’in derhal hazırlık yapması gerekiyordu. Saatine baktı. Klinikteki arkadaşlarının öğle yemeğinden gelmelerine çok az kalmıştı. Hızlı adımlarla kliniğe yürüdü. Bu sefer asansöre binecekti. 2. katın butonuna birkaç kez bastı. Asansörün kapıları tam kapanacakken araya bir el girdi.

“Yetiştim sana” dedi başhekim Gülen Hanım. Onun odası da 2. kattaydı. Deniz en sevdiği doktorlarından biriydi.

“Afiyet olsun Deniz. Nasılsın?”

“Teşekkürler Gülen Hanım. Çok iyiyim. Siz nasılsınız?”

“Bende iyiyim teşekkür ederim. Acelen var gibi. Daha mesaiye on dakikamız var.”

“Biliyorum Gülen Hanım. Sadece hasta gelmeden birkaç şeyi kontrol etmem gerekiyordu.” Deniz heyecanının bu kadar belli olduğunun farkında değildi. Kimsenin soru sormasını istemiyordu ve daha dikkatli olması gerektiğini tembihledi kendine. Asansör nihayet 2. kata geldi. 

“Kolay gelsin Deniz.” dedi başhekim.

“Size de efendim.” Koridorun ters yönlerine doğru yürüdüler. Deniz  arkasına bakıp başhekimin odasına girdiğinden emin oldu. Üzerinde ‘Medikal Depo’ yazan kapının önünde durdu. Etrafını kolaçan edip içeri girdi. Dolaplar kilitliydi ama onda anahtarı vardı. Anestezi ilaçlarının olduğu dolabı açtı. Üst rafta lokal anestezi ilaçları vardı. Bunlar sadece ağız çevresini lokal olarak uyuştururdu ve işine yaramazdı. Ona daha güçlü birşey lazımdı. Alt raflara doğru aramaya devam etti ve genel anestezi için kullanılan ilaçları buldu. İki tane şişeyi çantasına atıp dolabı kilitledi. Odanın kapısını biraz aralayıp kafasını uzattı. Kimseler yoktu. Çıkıp odasına doğru yürürken asansörün kata ulaşma sesi geldi ve çalışanlar kata doluştu. Tam zamanında kimse görmeden işini hallettiği için derin bir nefes alıp verdi. 

O gece heyecandan uyuyamadı. Evde hazırlık yapmak için öğleden sonra izin aldı. Komşusu Melis öğlen koşusu yapıyordu. Deniz arabayı garaja bırakıp eve yürürken yakalandı.

“Deniz? Bu saatte gelmezdin. Bir şey mi oldu? İyi misin?” Herşeye burnunu sokmasan olmaz diye iç geçirdi Deniz.

“Hayır bir sorun yok. Pek işim yoktu ve akşama hazırlık yapmam gerekiyor.”

“Hmm, kimin için yapacaksın hazırlık bakalım? Yoksa Mert mi gelecek?” Deniz gözlerini devirdi.

“Şimdi gitmem lazım Melis. Sonra görüşürüz” diyerek içeri atlayıp kapısını kapattı. Melis buna aldırmadı ama yüzünde memnun bir ifade vardı. 

            Yemek yapmaya başlamadan önce bodruma indi. Çantasından ilaç şişelerini çıkarıp ikisinide birer şırıngaya çekti. Şırıngaların kapağını kapatıp masaya bıraktı. Aletleri çekmeceye koydu. Duvara gidip perdeleri kapattı. Odaya uymayan tek şey dişçi koltuğuydu ama onun içinde bir bahanesi vardı. Saat tam yedide Mert geldi. Deniz kırmızı bir elbise giymişti. Altında yarım topuklu siyah ayakkabısı vardı. Saçları omuzlarına dökülüyordu ve baştan çıkarıcı bir koku sürmüştü. Mert gülümserken Deniz biraz sonra onun olacak dişe hayran şekilde tekrar baktı. Mert’in getirdiği çiçekleri alıp sehapaya gelişigüzel koydu. 

“Burnuma harika kokular geliyor” dedi Mert. 

“Bakalım tatları içinde aynı şeyi söyleyecek misin?” diye cevap verdi Deniz. Eliyle oturma odasındaki koltuğu gösterdi. “Şöyle geçebilirsin”

Mert koltuğa oturduğunda Deniz onun beklemediği bir şey yaptı ve kucağına oturdu. Dudakları kulağına değecek kadar yaklaştı. 

“Çok özel bir şey görmek ister misin?” diye fısıldadı. Heyecandan kalp atışları hızlanan Mert “T-tabi” diyebildi. Deniz Mert’in kucağından kalkıp elini tuttu. Bodruma inen merdivenlere doğru çekti.

“Nereye gidiyoruz?” diye sordu Mert.

“Sabret” diyerek göz kırptı Deniz. Merdivenlerden indikten sonra duvardaki anahtara dokundu ve oda aydınlandı. Mert hızla odaya göz gezdirdi.

“Burası neresi Deniz?”

“Çalışma alanım” derken Mert’in elini bırakıp odanın ortasındaki masaya doğru yürüdü. Mert’e dönüp masaya yaslandı. Ellerini arkasında kavuşturdu.

“Çalışma alanım derken? Ne yapıyorsun burada?” Yavaş adımlarla Deniz’e yaklaştı. “Bu perdelerin arkasında ne var?”

“I-ıhh, acele etme. Önce biraz eğlenelim. Bırakta işimi yapayım” Mert Deniz’in önünde durup öpmek için eğildi. Deniz şırıngayı tutan eli arkada dururken diğer eliyle Mert’i nazikçe itti. Kafasını çevirip dişçi koltuğuna baktı. Kafasıyla orayı işaret etti. 

“Biraz fanteziye ne dersin? Bir diş hekimini ünitin koltuğunda çalışırken izlemek istemez misin?” diyerek Mert’in koltuğa doğru yürümesini izledi.

“Çok yaramaz bir kızsın ama sen” diyen Mert’in gözleri parlıyordu. Heyecandan kulaklarına kadar kızarmıştı. Mert koltuğa çıkıp arkasına yaslandı. Deniz’e ne bekliyorsun hadi gel dercesine bir bakış attı. Deniz yaslandığı masadan doğruldu. Elleri arkasında koltuğa yürüdü. Çevik bir hareketle koltuğa çıktı. Bacaklarını iki yana açıp Mert’in üzerine oturdu. Yine dudağı kulağına değecek şekilde eğildi. Mert gözlerini kapatmış kendini olacakların akışına bırakmıştı. Birden boynunun sağ tarafında bir batma hissi duydu ve gözlerini açtı. Yüzünden biraz önceki heyecan ve mutluluk silinmiş yerine şaşkınlık ve korku dolu bir ifade yerleşmişti.

“Ne oluyor Deniz?” diye şaşkınlıkla sordu. Deniz doğrulurken elindeki şırıngaya baktı. Mert eliyle boynunu ovaladı. 

“Ne yaptın bana?” Deniz’i itip kalkmak istedi ancak Deniz önce davranıp yere atladı. Doğrulmak istediğinde başı döndü. 

“Ne verdin bana? Neler oluyor burada?” Deniz cevap vermedi. Sessizce bekledi. “Konuşsana Deniz, ne oluyor söylesene?” Son kelimeleri ağzından belli belirsiz çıkmıştı. Tekrar kalkmak istedi ama gözleri giderek bulanık görmeye başladı. Uykuya dalıp gitmeden önce anlamsız şeyler çıktı ağzından. Zaten Deniz için ne söylediğinin bir önemi yoktu. Artık dişi ile başbaşa kalmıştı ve şu an önemli olan tek şey buydu.

            Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden aletlerini çıkardı. Sandalyesini ünitin yanına çekti. Mert’in ağzının açık kalması için gerekli aparatı yerleştirdi. Tepe lambasını yaktı ve işte bütün ihtişamıyla koleksiyonunun nadide parçası ona bakıyordu. Hauser’ın orkestrası bir kez daha odayı doldurdu. Dişe zarar vermeden çıkarması gerekiyordu. O yüzden ufak bir cerrahi işlem gerekecekti. Pensle tutup öylece çekemezdi. Neşteri alıp diş etinin etrafında küçük bir kesik attı. Ağzın içi kan doldu ama kanı çekecek bir aspiratör yoktu. Mert’in kafasını biraz yan çevirerek kanın ağzının kenarından akmasını sağladı. Diş etini kaldırıp dişi tamamen ortaya çıkardı. Diş kökünün kurtulması için kemiği zayıflattı. Aletin vızıltısı durduğunda parmaklarıyla tutup dişi ileri geri birkaç kez oynatması yetti. Diş avucuna düştüğünde derin bir huşu kapladı Deniz’in içini. Mert’i öylece bırakıp çalışma masasına döndü. Şimdi sıra dişin temizliğindeydi. Büyük bir titizlikle dişi temizledi. Mercek altında her tarafına dikkatle baktı. Deniz çalışırken kendinden geçmişti. Bunu da kutuya koyduktan sonra sadece bir parça eksik kalacaktı. Midesinde kelebekler uçuşuyor, içi içine sığmıyordu adeta. Dişin jel kaplamasınıda bitirdikten sonra kuruması için birkaç dakika daha beklemesi gerekiyordu. Sonra kutudaki yerini alabilirdi. Çekmeceden nadide parçaların kutusunu çıkardı. Boş yuvalardan biri daha bir dakika sonra dolacaktı. Bu muhteşem bir andı. Kutu elinde dişlerin üzerinde parmaklarını gezdirirken bir el omzuna dokundu. Aniden irkilmesiyle kutu elinden düştü. Dişlerin çoğu yere düşen kutudan çıkıp etrafa dağıldı. Deniz büyük bir çığlık attı. “Hayır!” Hiddetle arkasını döndüğünde ağzındaki kanlar çenesine ve gömleğine akmış Mert’i ona korku ve merak karışımı gözlerle bakarken buldu. Ağzındaki aparatı çıkarmamıştı. Belki farkında bile değildi. Hala ilacın etkisinden tam kurtulamamıştı ve ayakta zor duruyordu ama yinede masaya kadar gelebilmişti. Deniz kendini öyle kaptırmıştı ki ilacın ne kadar etki edeceğini hesaplamamıştı. Böyle iri cüsseli bir adama belki biraz daha vermeliydi. Onun koltuktan kalktığını bile duymamıştı. Şimdi bunları düşünmesinin bir anlamı yoktu zaten. Yere dökülen kıymetli parçalar daha önemliydi. Hemen yere kapanıp dişlerini aradı.  O kadar sinirlenmişti ki gözlerinde yıldırımlar çakıyordu sanki. 

“Hayır hayır! Olamaz! Hepsi dağıldı. Beğendin mi yaptığını, ha?” diye öfkeyle Mert’e bağırdı. Mert konuşmaya çalıştı ama beceremeyince elini ağzına götürdü. Metal aparatı fark edince korkuya kapılıp zorla çıkarmak için debelenmeye başladı. Kolları ve bacakları hala biraz uyuşuktu. Zihni de olayları kavrayacak kadar açılmamıştı. Parmağıyla dişinin çıkarıldığı boşluğa dokundu. Vücuduna elektrik çarpmış gibi bir acı dalgası yayıldı. Zihni berraklaştı. 

“Ne yaptın sen bana?” diye yerde dişleri toplayan Deniz’e baktı. Konuşması hala peltekti ama yavaş yavaş kendine geliyordu. Deniz ise kendinde değildi. Çıldırmış gibi dökülen dişleri topluyor kendi kendine söyleniyordu. 

“İşte buradasın. Bir şey olmamış sana. Hah, sende buradasın. Hepinizi eski yerine koyacağım merak etmeyin.” Mert artık biraz daha kendine gelmişti. Başı zonkluyordu ama yine de ayaklarını sürerek Deniz’e yaklaştı. Elini omzuna koyup onu kendine çevirdi. “Bunu neden yaptın ha? Polis çağıracağım. Bunun hesabını vereceksin!” Yüzündeki korku yerini öfkeye bırakmıştı. Deniz ‘polis’ kelimesini duyunca bir an duraksadı. Nadide koleksiyonu, duvarı, çok sevdiği mesleği, hepsi tehlikeye girerdi. Gözlerini kısıp Mert’e baktı. Elinden kurtulup ayağa kalktı ve masanın üzerinde duran diğer şırıngayı almak için atıldı. Bunu fark eden Mert Deniz’in beline sarıldı. Dengesini kaybetti ve masaya çarpıp yere düştüler. Masanın üzerindeki aletlerin bazıları, dizüstü bilgisayarı ve şırınga masanın diğer tarafına düştü. Deniz masanın altından geçip karşı taraftaki şırıngaya ulaşmak için sürünmeye başladı. Mert onu ayak bileğinden yakaladı. Diğer eliyle bacağını dizinin hemen altından tutup çekti. Mert çok güçlü kavrıyordu ve ayağını çekerek kurtaramadı. Deniz boşta kalan ayağıyla Mert’in kafasına bir tekme attı. Ayakkabısının topuğu küt olmasına rağmen darbenin şiddetiyle Mert’in kaşını patlattı. Mert can havliyle Deniz’in bacağını bırakıp alnını tuttu. Bu küçük anı fırsat bilen Deniz hızla sürünüp masanın altından karşıya geçti. Karmaşanın arasında şırıngayı bulmaya çalıştı. Gözü aletlerin arasında duran dişleri gördü. Koleksiyonun nadide parçaları. Yıllarca gözünden bile sakındığı parçalar şimdi yerde duruyorlardı. Ya çizildilerse? Ama hayır, kaplamaları onları korurdu. En kötü tekrar kaplama yapardı onlara. Hepsiyle tek tek ilgilenecekti. Tekrar eski hallerine geleceklerdi. Bu düşünceler aklından geçerken dökülen aletlerin arasında şırıngayı buldu. Ayağa kalkıp arkasını döndüğünde kaşından kanlar akan Mert karşısında duruyordu. Şırınganın kapağını açıp Mert’in üzerine atıldı. Mert ilacın etkisinden iyice kurtulduğu için algıları açılmıştı. Deniz’in bileğini havada yakaladı ve tüm gücüyle sıktı. Deniz’in acıdan yüzü çarpıldı ve ah diye bağırdı. Şırıngayı elinden bırakmamıştı ancak parmakları gevşiyordu. Mert Deniz’in bileğini yana doğru kıvırınca Deniz’in parmakları tamamen açıldı ve şırınga yere düştü. Deniz’i sertçe geriye itti. Deniz sendeleyerek geriledi. Dengesini kaybedip masaya kafasını çarptı ve masayla birlikte yere düştüler. Mert eğilip düşen şırıngayı aldı. Öfkeyle devrilen masaya ve arkasında sadece bacakları görünen Deniz’e baktı. Deniz’i uyuşturacak sonra da polisi arayacaktı. Deniz sırt üstü yatıyor ama kıpırdamıyordu. Mert sağ elinde şırıngayla geldi. Sol eliyle masayı tutup kenara itti. Deniz’in yanına diz çöktü. 

“Manyak kadın! Tüm bunların hesabını vereceksin!” diyerek şırıngayı tutan elini havaya kaldırdı. Boynuna doğru indirirken Deniz gözlerini açtı ve elindeki neşteri hızla uzatıp Mert’in şırınga tutan eline sapladı. Mert acıyla bağırıp geri çekildi. Hala diz çökmüş dururken eline saplanan neştere bakıyordu. Bileğinden dirseğine doğru akan ılık kanı hissetti. Şırınga parmaklarının arasında sıkışıp kalmıştı. Parmaklarını oynatamıyordu. Diğer eliyle neşteri tuttu. Canının çok acıdığı yüzünden okunabiliyordu. Neşteri çekmeye çalıştı ama elinden beynine kuvvetli bir acı akımı hücum etti. Ağlamaya başlamıştı. Neşteri çıkarmayı tekrar deneyecekti ki üzerine bir gölge düştü. Deniz elinde dizüstü bilgisayar ile karşısında dikiliyordu. Kafasını kaldırıp ona baktığında Deniz elindeki bilgisayarı Mert’in kafasına indirdi. Mert sersemlemişti. Herhangi bir hamle yapmasına fırsat bulamadan kafasına ikinci kez darbe aldı. O iri cüssesiyle geriye doğru bir ağaç gibi devrildi. Anlamsız sözler çıkıyordu ağzından. Deniz Mert’in üzerine oturup bir kaç darbe daha indirdi. Bilgisayarın köşesi kıpkırmızı kanla kaplanmıştı. Mert’in yüzünün yarısı kandan gözükmüyordu. Gözü şişmiş ve kapanmıştı. Kolları iki yana açılıp hareketsiz kaldı. Deniz elindekiyle vururken aklında sadece koleksiyonu vardı. “Hepinizi eski yerine koyacağım. Yine bir bütün olacaksınız.” diyordu. Kaç kez vurduğunu hatırlamıyordu. Mert’in hırıltılı nefesi de kısa süre sonra kesildi. Deniz bilgisayarı yanına bırakıp kalktı. Eğilip yerdeki dişleri topladı. Bazılarının üzerine kan sıçramıştı. Olsun, hepsini temizlerdi. Masayı kaldırıp düzeltti. Metal kutusunu ve dişleri masaya koydu. Çekmeceden temizlik malzemelerini çıkardı. Tüm dişleri tek tek temizledi. Büyütecin aydınlatması çalışmıyordu ama yine de hepsini inceledi. Bazılarının kaplamalarında ufak çizikler oluşmuştu. Ziyanı yoktu. Yeniden kaplardı. Şimdilik koleksiyonunu kutuya yerleştirdi. Doğrulup etrafına bakındı. Mert taşıyıp dışarı çıkarabileceği biri değildi. Buna gücü yetmezdi. Mert’in tutup büktüğü bileğine baktı. Morarmıştı ve ağrıyordu. Ayak bileği de aynı şekildeydi. Elbisesinin omuz kısmını tutup hızla çekti ve göğüs hizasına kadar yırttı. Ne yapacağını biliyordu. Duvara gidip perdeleri açtı. Tüm levhaları asılı oldukları çivilerden sırayla ve dikkatle çıkardı. Odasına götürüp dolabına aynı dikkatle koydu. Küçük metal kutusunu da komodinin çekmecesine yerleştirdi. Tekrar bodruma inip son bir kez baktı. Masayı Mert’in cesedinin yattığı yerin arkasına çekip tekrar devirdi. Cesedin etrafı kan gölüne dönmüştü. Bilgisayarı olduğu yerde bıraktı ancak diğer aletleri topladı. Mert’in parmakları arasında duran şırıngayı da çekip aldı. Merdivenlere yöneldi. Ayakkabısının birinin topuğunu basamağa dayayıp kırdı. Dış kapının yanına geldi ve vestiyerin aynasına baktı. Saçlarını karıştırdı. Biraz sonra gözlerinden yaşlar süzüldü ve makyajı aktı. İyi görünüyordu. Evden çıkıp ayağıyla bahçede küçük bir çukur açtı. Şırıngaları içine atıp üzerine bastı. Yolun karşısına geçti. Melislerin kapısını çalmadan önce kendini hazırladı. Ağlamaya devam etti. Kapıyı yumruklayıp zile uzunca bastı. Gece yarısı olmak üzereydi ve kapıyı Sedat açtı. Hemen arkasında Melis korkuyla bekliyordu. Karşılarında perişan halde Deniz’i görünce Melis hemen öne atıldı.

“Deniz, ne oldu sana böyle? İyi misin?” Deniz hıçkırarak ağlamaya devam ediyordu. Kendini Melis’in kollarına atıp yere bıraktı. Sedat hemen bir koluna girerek Deniz’i kaldırdı ve oturma odasına taşıdılar. Elbisesi yırtılmış sütyeni görünüyordu. Sedat hemen vestiyerden bir hırka aldı ve Melis’e verdi. Melis Deniz’in sırtına hırkayı sarıp önünü kapattı. 

“Deniz ne oldu anlatsana. Kim saldırdı sana?” Deniz’in ağlaması biraz daha azalmıştı. Birkaç kez daha hıçkırdıktan sonra zorla konuştu. Hala açık duran kapıdan kendi evini işaret etti.

“O, ben sadece yemek yiyelim istemiştim, kendini kaybetti, bana saldırdı, ben… ben…, ben sadece kendimi savundum. Böyle olsun istemedim” Melis’in boynuna sarılıp tekrar ağlamaya başladı. Melis ona sarılırken kocasına baktı. 

“Ben evi kontrol edip geleceğim. Sen polisi ara.” dedi Sedat.

“Dikkatli ol!” diye seslendi Melis. “Tamam canım sakin ol. Bana neler olduğunu anlatabilecek misin?” Ve Deniz anlatmaya başladı.

            Sedat koşar adımlarla karşıya geçti. Evden çıkarken kapının yanındaki beyzbol sopasını da almıştı.  Sopanın ucuyla Deniz’in evinin açık duran kapısını itti. İçeri bir adım attı. Oturma odası düzgün görünüyordu. Bir arbede belirtisi yoktu. İçeri girip etrafına baktı. Koridorun sonunda bodruma inen merdivenlerin kapısı açıktı ve aşağıdan ışık geliyordu.

“Kimse var mı? Polisi çağırdım ve birazdan burada olurlar. Silahlıyım ve kullanmaktan çekinmem!” Bekledi ancak bir karşılık gelmedi. Yavaş adımlarla ve diğer odaları kolaçan ederek koridorun sonuna doğru yürüdü. Banyo kapısını da araladı ve içeride kimsenin olmadığını gördü. Merdivenden aşağı baktı. Odayı göremiyordu. Basamakları inmeye başladı. Sopayı iki eliyle kavramış ve her an vurmaya hazır şekilde yukarı kaldırmıştı. Hobi odasına indiğinde elleri gevşedi ve sopayı düşürdü. Etrafına bakındı yerde yatan arkadaşı hariç kimse yoktu. Koşarak yanına gitti.

“Mert? Mert iyi misin?” Kan gölünün içinde yatan arkadaşına baktı. Kana basmamaya çalışarak yanına yanaştı. Bileğini tuttu ancak nabız alamadı. Sessiz bir çığlık çıktı ağzından: “Aman Allah’ım!”

            Sedat eve döndüğünde ikiside başını kaldırıp ona baktı. Melis’in gözleri korku içindeydi.

“Neler oldu Deniz?” diye sordu Sedat.

“O nasıl? Yaşıyor değil mi? Ben sadece kendimi savundum. Bir şey olmamış değil mi? Bana saldırdı. Ne yapacağımı bilemedim.”

“Deniz sakin ol lütfen. Tek tek ve sırayla neler olduğunu anlatır mısın?”

“Ölmemiş değil mi? Lütfen yaşıyor de.”

“Üzgünüm Deniz. Ama maalesef…” Sedat sözlerini bitiremeden Deniz tekrar hıçkırıklara boğuldu. Melis ona sıkıca sarıldı. Kocasına bakıp henüz değil der gibi başını iki yana salladı. Deniz biraz daha sakinleşince olanları Melis’e anlattığı gibi Sedat’a da anlattı. Kısa bir süre sonra da polis geldi. Onlarada iki gün önce tanıştğı Mert’i akşam yemeğine çağırdığını, yemekten önce kendisini öpmek istediğini ancak henüz erken olduğunu söylediğinde Mert’in sinirlendiğini ve ona saldırdığını anlattı. Ondan kaçmak için bodruma indiğini ama Mert’in onu takip edip kıyafetini yırttığını, bileklerinden tutup zorla ona sahip olmak istediğini ancak ona karşı koyduğunu ve kavga ettiklerini anlattı. Bileğindeki ve vücudundaki diğer morluklar bunu kanıtlıyordu. Mert bir ara dengesini kaybedip düşünce en yakınındaki eşyayı alıp onun kafasına vurduğunu söyledi. Tüm bunları can havliyle ve kendini savunmak için yaptığını da söyledi. Niyeti onu etkisiz hale getirip evden kaçmaktı. Onu öldürmek gibi bir niyeti yoktu. Sedat ve Melis de Mert’in öyle bir insan olduğunu bilmediklerini söyledi. Son derece kibar ve nazik bir insandı. Demek dışarıdan iyi görünen insanlar aslında içlerinde bir canavar barındırabiliyorlardı.

            Deliller aksini göstermediği için bir aydan kısa sürede dava kapandı. Bu bir nefsi müdafaydı ve dünya bir başka kadın düşmanından daha kurtulmuştu. Deniz artık bu evde daha fazla kalamayacağını söyleyip oradan taşınmıştı. Yeni evinin bodrumu da güzel bir çalışma odası olmuştu. Levhalar duvara özenle dizilmişti. Bir elinde nadide koleksiyonunun kutusunu tutarken duvarına bir süre baktı. Sonra kutuyu açtı. Önce koleksiyona yeni katılan üst dişe baktı. Sonra gözü kalan tek boş yuvaya kaydı. Gözlerinin içi parlıyordu.

“Çok az kaldı kıymetlim. Seni bulmamı hiçbir şey engelleyemeyecek.” 


 

M. Harun Akdaş

15.04.2022