HİKAYECİNİN KULÜBESİ

        Çocuklar gözlerini kırpıştırarak uyandılar. Hepsi de yerdeki eski ve yamalı minderlerin üzerinde oturuyordu. Kimisi bağdaş kurmuş kimisi dizlerinin üstündeydi. Bir tanesi ayaklarını uzatmış oturuyordu. Birbirlerine baktılar. Yedi kişiydiler. Dört erkek ve üç kız çocuğu. Erkeklerden ikisi ikizdi. Etraflarına baktılar. Odada ki tek pencereden içeri, batmakta olan güneşin kızıl ışınları giriyordu. Küçük ahşap kulübe eskiydi. Duvarın önünde kahverengi deri bir koltuk vardı. O da çok eski görünüyordu. Koltuğun kolları ve sırtı yer yer yırtıktı. Yanındaki sehpanın üzerinde bir kitap vardı. Sayfaları kıvrılmış ve küçük yırtıkları olan kitabın kapağını oturdukları yerden göremiyorlardı. Diğer tarafındaki sehpada eski bir abajur cılız bir ışık saçıyordu. Solda bir şömine vardı. Minderler eski ve yırtık halının üzerinde yarım ay şeklinde dizilmiş ve koltuğa dönüktüler. Çocuklardan biri ayağa kalktı. Diğerleri şaşkınlıkla ona baktılar. İçlerindeki en uzun boylu çocuktu. Kumral gür saçları ve yeşil gözleri vardı. Pencereye gidip dışarı baktı. Havada sarı-kahverengi bir ton hakimdi. Çorak topraklardan başka bir şey gözükmüyordu. Yoğun bir sis veya toz tabakası daha ilerisini görmesini engelliyordu. Etrafına bakındı. Koltuğun karşısında bir kapı vardı. Odada başka kapı görmemişti. Diğer çocuklardan yalnızca ikisi arkasını dönüp ona baktılar. Bir kız ve bir oğlan. Çocuk kapıya doğru yürüdü. Eski tahtalar ayaklarının altında esnedi ve gıcırdadı. Elini uzatıp yaklaştığı esnada kapı aniden dışarı doğru açıldı. Kötü bir toz kokusu odaya doldu. Yoğun ışık çocuğun gözlerinin kısılmasına sebep oldu. Kapının önünde uzun boylu ve iri bir insan silüeti belirdi. Adam hızla içeri girip kapıyı kapattı. Çocuk, adamın kocaman siyah cam gibi yassı gözlerini ve ağzındaki silindir çıkıntıyı gördüğünde irkilerek birkaç adım geriledi. Adam çocuğun yanından geçip kucağındaki odunları şöminenin yanına bıraktı. Geri dönüp tozlu paltosunu çıkardı ve kapının yanındaki çiviye astı. Kız halen izliyordu. Adam ellerini yüzündeki büyük maskeyi çıkarmak için kafasının arkasına götürdü. Maskeyi de paltonun yanına astı. Dağılmış kır saçlarını eliyle öylesine düzeltti. Pos bıyıkları ve sakalı da kırlaşmış yaşlı bir adamdı. Buz mavisi gözleriyle, hepside yedi veya sekiz yaşlarındaki çocukları süzdükten sonra ayakta duran oğlanın önünde diz çöktü. Elini omzuna koydu ve kısa bir süre gözlerinin içine baktı. Sonra gülümsedi. 

        “Hadi bakalım yerine geç. Bende şömineyi yakayım. Güneş batmak üzere ve üşümek istemeyiz değil mi?”

        Çocuk bir şey demeden arkasını döndü ve kızın yanındaki minderine oturdu. Yaşlı adam kıza dönünce kısa bir bakışmanın ardından o da önüne döndü. Omuzlarına inen siyah düz saçları vardı. Uzun yüzü, küçük burnu ve kahverengi gözleriyle güzel bir kızdı. Yaşlı adam şöminenin önüne diz çöktü ve odunları dizdi. Biraz sonra ateşin huzur veren çıtırtıları başladı. Turuncu alev dans ederek yükseldi ve kıpırtısız odayı hareketlendirdi. Adam çocukların yanından geçip koltuğuna oturdu. Siyah çizgileri olan, rengi iyice solmuş bordo bir oduncu gömlek giyiyordu. Pantolon askıları da pantolonu gibi kahverengiydi. Onlarında rengi solmuştu. Çocuklar ses çıkarmadan adamı izlediler. Abajurun cılız ışığında güven veren yüzü çocukları rahatlatmıştı. 

        “Ben yokken uslu durdunuz değil mi?” diye gülümseyerek sordu adam. 

Çocuklar ayağa kalkan uzun boylu oğlana kaçamak bakışlar attılar. Adam hepsine tek tek baktı. Derin bir nefes alarak iç geçirdi. 

        “Aileleriniz gelene kadar bana emanetsiniz ve başınıza bir şey gelmesini istemem.”

        “Nerede onlar?“ Soruyu soran uzun boylu oğlandı. Diğer çocuklardan yine ses çıkmadı. Adam o tatlı tebessümü yüzünden kaybolmadan oğlana baktı.

“Yiyecek ve temiz su bulmak için uzun ve zorlu bir yol katetmek zorundalar. Onlar gelene kadar sizi bana bırakıyorlar. Bende size hikayeler anlatıyorum. O yüzden bana Hikayeci diyorlar. Hatta o kadar uzun zamandır bana öyle diyorlar ki bir adım varsa bile unuttum.” Dişlerini göstererek güldü. Diğer çocuklardan bazıları da bundan cesaret alıp hafifçe güldüler. Soldan sağa çocuklara göz gezdirdi. “İsimler konusunda pek iyi değilim. O yüzden size numara vereyim, ne dersiniz?” Çocuklardan ses çıkmayınca devam etti. “Pencerenin yanında oturan arkadaşımıza 1 numara diyeceğim. Sen 2, ikizler siz de 3 ve 4 olursunuz. Sen 5 ol.” Uzun boylu oğlana baktı. “Sen 6 oldun.” En sağda oturan kıza kaydı gözleri. “Ve son olarak sana da 7 kaldı.“ 2, 6 ve 7 hariç diğer çocuklar oldukça rahat görünüyorlardı. Bu üçünün yüzlerindeki huzursuzluk Hikayeci’nin gözlerinden kaçmadı. “Evet çocuklar. Bu akşamın hikayesi için hazır mıyız? Bakalım burada ne varmış.” Yanındaki sehpaya uzanıp eski kitabı eline aldı. Kucağına koyup kapağını açtı. Bir dizinden öbür dizine uzanacak kadar büyük bir kitaptı. 

        “Bir varmış bir yokmuş. Tepelerinden karın hiç eksik olmadığı yüce bir dağ varmış uzakta. Ve bu dağın eteklerinde de engin bir orman büyümüş zamanla.” Hikayeci başını kitaptan kaldırıp çocuklara baktı. 1 ayak parmakları ile oynuyordu. 2 oturduğu yerden 1’e doğru dönüp ayaklarıyla oynamasına güldü. Bir parmağıyla oturduğu minderin üzerindeki yama parçasıyla oynuyordu. İkizler kamburlarını çıkarmış şekilde oturarak dinliyorlardı. 6 bir şey söylemek ister gibi ağzını açmıştı ama Hikayeci’nin gözleri ile karşılaşınca devam etmedi.

        “Bir şey mi oldu 6?”

        “Kar nedir Hikayeci?” 7 başını hafifçe çevirip 6’ya bir bakış attı.

        “Çok soğuk havalarda bulutlardaki sular donarak kar dediğimiz şekilde yere inerdi. Rengi beyazdı ve çok güzeldi. Ama oldukça soğuktu. Çıplak elle uzun süre tutamazdınız.” Kitabı çocuklara çevirip gösterdi. Tepesi beyaz renkli bir dağ resmi vardı. Bulutlar ve tepe arasında beyaz noktalar çizilmişti. “Dünyamız tozla kaplanmadan çok önceydi tabi. Bir yerlerde hala kar var mı merak ederim. Ama toz maskelerimiz o kadar uzaklara gidebilmemize izin vermiyor. En azından ben artık gidip görecek yaşı çoktan geçtim.“ 6 aldığı cevaptan memnun olmuş gibiydi. Hikayeci devam etti.

        “Bu ormandaki tüm hayvanlar mutlu bir şekilde yaşardı.”

        “Orman nedir?” Bu sefer soruyu soran 7’ydi. Hikayeci kitabın üzerinden 7’ye baktı.

        “Bir sürü ağacın bir arada olduğu alana orman denirdi.”

        “Ağaç nedir peki?” 6 yine araya girmişti. Hikayeci kitabın birkaç sayfasını dikkatle çevirdi. Sonra kitabı çocuklara gösterdi. “İşte ağaç bu.” Kahverengi bir gövde üzerinde yeşile boyanmış farklı şekiller vardı resimde. Kimisi uzundu, kimisi kısa. Kimisinin üzerinde kırmızı noktalar vardı ama renkleri solduğundan pek belli olmuyordu. 7’nin gözleri irileşti. Gördüğü resim onu etkilemişti. “Çok güzel” dedi kısık bir sesle. 6 da gördüklerinden etkilenmişti. Yakından bakmak için öne eğildiler. Hikayeci tüm çocuklara tek tek baktı. 1 ayak parmaklarıyla oynamaya devam ediyordu. 2, 1’in parmağını tutup çekti. 1 tepki vermedi. Elini çekip ayağıyla oynamaya devam etti. 2 aynı şeyi tekrar yaptı ve güldü. Sonra etrafını incelemeye başladı. Hikayeciyi dinlemiyordu. Bir parmağıyla minderindeki yamanın kenarını sökmüştü ve açılan deliği genişletiyordu. İkizler duruşunu bozmamıştı. Gözlerinde etkilenmiş bir ifade yoktu. 5 ise abajurun ışığından gözlerini ayırmıyordu. Hikayeci hepsinin tepkilerini gördükten sonra okumaya devam etmek için kitabı kendine çevirdi.

        “O büyük ağacın üzerindeki kırmızı noktalar nedir?” diye sordu 6. Hikayeci gözlerini kısıp sayfayı abajura yaklaştırıp baktı.

        “Ah evet. Onlar meyve. Yani yiyecek. Ağaçlarda bizlerin yiyebileceği yiyecekler yetişirdi. Dünyada birbirinden farklı yüzlerce çeşit meyve vardı. Toz gelmeden önceydi tabi. Dünya üzerinde hiç ağaç kaldı mı merak ediyorum.” Gözleri pencerenin ötesine daldı bir süre. Sol elini koltuğun koluna koyup parmaklarını sırayla kaldırıp vurarak bir ritim tutturdu. Tap tap tap. Dış kapının vurulmasıyla gözlerini pencereden ayırdı. Koltuğundan kalktı.

        “Hadi bakalım 1, gitme vaktin geldi. Bu gelen senin ailen.” 1’in elinden tutup kapıya yürüdüler. Kalan çocuklar arkalarını dönüp onları izledi. 2, çocuğun arkasından güldü. Hikayeci kapıyı açtı. Yine o ağır toz kokusu doldu odaya. Hikayecinin vücudu kapının arkasındakileri görmelerine engel oluyordu. Bir elin uzanıp 1’in elini tuttuğunu gördü 7. Sonra çocuk tozun içinde kayboldu. Hikayeci kapıyı kapatıp yerine döndü.

        “Evet, nerede kalmıştık?”

        “Meyveler diyordunuz.” dedi 6.

        “Ah evet, meyveler. Çok lezzetliydiler. Her birinin birbirinden farklı tatları vardı. Ekşi, tatlı, mayhoş. Bir yerlerde hiç meyve kaldı mı merak ediyorum.” Yutkunarak önüne dönüp okumaya devam etti. “Aslan’ın doğum günü yaklaşıyordu ve diğer hayvanlar ona büyük bir meyveli pasta yapmak istiyorlardı.” Şöminedeki ateşin titreşimleri azalmıştı. Hikayeci kitabı sehpaya koyup kalktı. “Ateşe birkaç odun daha atayım sonra devam ederiz.” 6 ondan önce davranıp hemen ayağa kalktı. 

        “Ben atarım Hikayeci. Siz devam edin.” Hikayeci, çocuğun hareketlerini dikkatle izledi. 6 şöminenin yanından bir odun parçasını aldı. Ateşe atmadan önce çevirip etrafına baktı. Elini pürüzlü yüzeyinde gezdirdi. Hikayeci koltuğuna oturup kitabı tekrar açtı ancak gözleri çocuktaydı. 2 de ayağa kalkıp pencereye gitti. Dışarıya baktı ama yoğun toz tabakasından ileriyi göremedi. Güneş ufkun arkasına inmişti bile. Hikayeci ona nazik bir ses tonuyla yerine oturmasını söyledi. 2 bir süre daha baktıktan sonra sıkkın bir ifadeyle yerine geçti. 6 odunu yavaşça ateşin üzerine koymak için elini uzattı. Ateş elini yakınca odunu bırakıp elini hemen çekti. Odun düşünce, ateşten küçük kıvılcımlar dans ederek yükseldi. Kısa bir süre sonra elinin ısısı normale dönünce bu sefer elini ateşe daha temkinli uzattı. Sıcaklığı hissetmek hoşuna gitmişti. Gözleri parladı. 

        “Bir tane daha atarsan yeter 6.” Hikayecinin sesiyle kendine geldi. Bir odunu daha ateşe atıp yerine geçti. 7 de onu izliyordu. 

        “Aslan nedir?” diye sordu 6 yerine otururken. Hikayeci yine kitabın sayfasını çocuklara çevirdi.

        “İşte bu bir aslan. Dünyamızda bunun gibi binlerce çeşit hayvan yaşardı. Belki halen hayatta kalmayı başarmış hayvanlar vardır kim bilir. Belki bir gün sizde görebilirsiniz.”

        “Şu renkli hayvan hangisi?” Bu sefer soruyu soran 7’ydi. 

        “O bir papağan. Yani bir kuş türü.” diye cevapladı Hikayeci. 

        “Kolları çok garip. Aslana hiç benzemiyor.”

        “Evet çünkü kuşların kolları yerine kanatları olurdu. Kanatlar uçmalarını sağlardı. Gökyüzünde süzülürler, istedikleri yere gidebilirlerdi.” 7’nin gözleri ışıldamıştı. Kuşlardan ve uçmaktan etkilendiği çok belliydi. 2 ona rahatsız edici bir sırıtışla bakıyordu. Hikayeci devam etti.

“Hayvanlar aralarında iş bölümü yapıp meyve toplamak için ormana dağıldılar.” Hafif bir horlama sesi gelince Hikayeci duraksayıp sayfanın üzerinden çocuklara baktı. Ses ikizlerden geliyordu. Kafalarını birbirlerine yaslamış uyuyorlardı. Hikayeci kitaba döndü. “Tavşanlar böğürtlen toplarken kuşlarda ağaçların tepelerindeki olgunlaşmış elmaları düşürmek için yükseldi.” Okumaya devam ederken sol elini yine koltuğun koluna koyup parmaklarıyla ritim tuttu. Tap tap tap. “Maymunlar muzları…” Tak tak tak! Kapı çaldı. Hikayeci kitabı kapatıp koltuğa bıraktı ve ayağa kalktı. İkizlerin önünde diz çöktü ve omuzlarından hafifçe sarsarak onları uyandırdı. “Hadi bakalım 3 ve 4. Aileniz geldi, gitme vakti.” Biri sağında diğeri solunda ellerinden tutup onları kapıya götürdü. Çocuklar arkalarını dönüp izlediler ama Hikayeci’nin vücudu gelenleri görmelerini yine engellemişti. İkizler de tozun içinde kaybolduktan sonra Hikayeci yerine döndü. Kitabı açıp devam etti.

        “Maymunlar muzları toplama işini kimseye bırakmazdı. Uzun kuyrukları ile ağaç dallarından sallanarak kolayca toplayabilirlerdi.” Kulübenin ışıkları titreşti. Abajurun cılız ışığı sönüp geri geldi. Hikayeci kitabı indirip önce abajura sonra çocuklara baktı. 5, ağzının yanından salyası akmış halde abajura bakmaya devam ediyordu. Hikayecinin parmakları koltuğun kolunda ritim tutuyordu. Tap tap tap. “Bu kesintiler giderek sıklaşıyor. Toz yüzünden elektrik üretmek artık çok zor.” 7 bir şey söylemek için öne atılmıştı ama kapı çaldı. Hikayeci 5’e bakarak gülümsedi. “Senin ailende geldi 5. Hadi bakalım gitme vakti.” Çocuk yürürken kafasını son kez çevirip abajurun cılız ışığına baktı. Sonra tozun içinden uzanan eli tutup gözden kayboldu. Hikayeci yerine oturup çocuklara baktı. Geriye 2, 6, ve 7 kalmıştı. Hikayeci 2’ye bakarak sordu: “Hangi hayvanın doğum günü kutlanacaktı hatırlıyor musun 2?” 2 cevap veremedi. Kendine soru sorulmasını beklemiyor gibiydi. Parmağını artık iyice söktüğü yamanın altından çekti. Dönüp 6 ve 7’ye baktı. Başından beri hikayeyle ilgilenmemişti. 6 ve 7 ona kısa bir bakış attıktan sonra önlerine döndüler. Hikayeci‘nin cevabını beklerken sol elinin parmakları koltuğun kolunda tapırdıyordu. “Neyse önemli değil. Hikaye o kadar çok bölündü ki hatırlamıyor olabilirsin. Biz devam edelim en iyisi.” Kitabın sayfalarını çevirirken kapı çaldı. “İşte 2’nin ailesi de geldi.” Kalkıp 2’nin yanına gitti ve elinden tutup ayağa kaldırdı. 2 afalladı. Gözlerinde korku vardı. 6 ve 7 ona bakmadılar. 2 elini kurtarmak istedi ama Hikayeci’nin güçlü parmakları elini sıkıca tutuyordu. Kapıyı açıp dışarıdan uzanan ele çocuğu teslim etti. Yerine dönerken pencerenin önünde durdu ve dışarı baktı. Hava tamamen kararmıştı. Toz tabakasının arkasında ay ışığı belli belirsiz seçiliyordu. 

        “Şimdi yıldızları görmek isterdim.” diye iç geçirdi Hikayeci. 

        “Yıldız nedir?” diye sordu 7. Hikayeci birkaç sayfayı çevirdi ve kitabı çocuklara gösterdi. Ortada aslanın olduğu, diğer hayvanlarında sağa ve sola dizildiği bir resim vardı sayfada. Aslanın önünde bir pasta duruyordu. Hikayeci gökyüzünü gösterdi. “İşte buralarda gördüğünüz beyaz noktalara yıldız denir. Gökyüzünde geceleri görünen ışıklar. Bir de şu büyük parlak şey var. O da ay. Yıldızlar bize çok uzak olduklarından nokta gibi görünürler. Ama ay daha yakındır ve gecenin feneri gibidir. Yıldızları izlemeyi çok severdim. Ama ayı izlemenin keyfi bambaşkaydı. Öyle bir güzelliği vardı ki bakmaya doyamazdınız.  Dünyada gökyüzünün göründüğü bir yer kaldı mı merak ediyorum.” 7 büyülenmiş gibi gökyüzü resmine bakıyordu.  

        “Çok güzelmiş.” dedi 7.

        “Pencereden bakarsan tozun arkasında beyaz ışığını seçebilirsin.” 7 temkinli şekilde ayağa kalkıp pencereye yürüdü. Gökyüzüne baktı. Tam karşısında yoğun tozun arkasındaki beyazlığı gördü.

        “Toz nereden geldi?” diye sordu yerine dönüp.

        “Bir gün yoktu, ertesi gün vardı. İnsanlık olarak hep birlikte getirdik sanırım. Doğanın düzenini bozduk.”

        “Siz mi yaptınız yani bunu?”

        “Kiminin ufak ama kiminin de büyük katkısı oldu bunda. O veya bu şekilde her insanın bunda bir payı var. Şu an yaşamayan insanların bize bıraktıkları miras bu.”

        “Bizim ailemiz ne zaman gelecek?” diye sordu 6. Hala kitaba bakıyordu ama kulağı konuşulanlardaydı. “Ailemi hatırlayamıyorum. Hatta beni buraya getirdiklerini de hatırlamıyorum.” 7’ye dönüp soran gözlerle baktı. 7 bunu daha önce hiç düşünmemiş olduğunu fark etti. Kaşlarını çatıp gözlerini kapadı ve bir süre düşündü. Gözlerini açıp 6’ya baktı. 

        “Hayır bende hatırlamıyorum. Burada gözlerimi açmamdan öncesi yok.” İkisi de korku ve şaşkınlık dolu gözlerle Hikayeci’ye döndü. Hikayeci’nin gözleri ışıl ışıldı. Yüzünde gayet memnun bir ifade vardı. Mutlulukla gülümsedi çocuklara. 

        “Fevkalade!” diyerek, kucağında odunlarla kapıdan giren yaşlı adamdan beklenmeyecek bir çeviklikle ayağa kalktı. 6 ve 7’nin önünde durdu. “Hadi bakalım. Bizimde gitme vaktimiz geldi.” diyerek ellerini uzattı. Çocuklar ayağa kalktı ve 6 sol elinden 7 de sağ elinden tuttu.

        “Hikayeyi bitirmedik” dedi 6.

        “Sizin hikayeniz daha yeni başlıyor.” Çocuklara göz kırptı. Kapının önüne geldiler.

        “Maskesiz mi çıkacağız?” diye sordu 7. Hikayeci gülümsemesini hiç bozmadan kapıya bakıyordu. Biraz sonra kapı açıldı. Yoğun beyaz-sarı ışık gözlerini kamaştırdı. 6 arkasını dönüp pencereye baktı. Karanlıktan başka bir şey göremedi. Birlikte dışarı çıktılar. Hikayeci, içerinin karanlığından ve loş ışığından sonra çocukların dışarıya alışmaları için biraz bekledi. 

        Çocukların gözleri ışığa alışınca bir koridorda olduklarını gördüler. Merakla etraflarına bakındılar. Tavanda gözle görülür bir aydınlatma olmamasına rağmen koridor güçlü bir şekilde aydınlanıyordu. Sanki tavanın tamamı tek bir ışık kaynağıymış gibi parlıyordu.  Sağ tarafta koridor bir kapı ile bitiyordu. Sol tarafta ise koridor devam ediyordu. Hemen yanındaki kapının önünde saçları kırlaşmış yaşlı bir kadın vardı. Kafasında gaz maskesi ve kucağında odunlarla kapının önünde durmuş duvardaki ekrana bakıyordu. Ekranda ayağa kalkmış etrafına bakınan bir kız çocuğu vardı. Kapıya doğru yürümeye başlayınca kadın elini kapı koluna koyup hazırlandı. 6 içeri bakmak ister gibi o tarafa yürümek istediyse de Hikayeci onu geri çekti. Kadın kapıyı hızla açıp içeri girdi. İlerisindeki odadan ise bir çocuk dışarı çıkıyordu. Gri bir kıyafet giymiş iki kişi çocuğun elinden tutup koridora çıkardı. Kapı kapandıktan sonra onu bir tekerlekli sandalyeye oturtup koluna bir şey batırdılar. Bu mesafeden tam göremiyorlardı. Sonra koridorun diğer tarafına doğru uzaklaşmalarını izlediler. Sağ taraftan yumuşak bir ses geldiğinden çocuklar hemen başlarını o tarafa çevirdiler. Koridorun sonundaki kapının üzerinde yeşil bir ışık yanmış ve kapıda iki yana açılmıştı. 

        “Gelin hadi. Bu taraftan.” dedi Hikayeci.

        “Nereye gidiyoruz? Burası neresi?” 

        “Hepsini öğreneceksiniz. Birazcık sabır.” diyerek çocuklarla asansöre bindi. Artık ellerini bırakmıştı. Görünürde boş metal bir yüzeye parmağıyla dokununca yüzeyde sayılar belirdi. ‘87’ tuşlayıp yeşil butona bastı. Metal yüzeydeki sayılar kayboldu ve asansör çok hafif bir sarsıntıyla harekete geçti. Bir süre yukarı çıktıktan sonra yine fark edilmeyecek kadar yumuşak bir şekilde durdu. Aynı ses tonu ile kapılar açıldı. Yine bir koridora çıktılar. Bu seferki daha kısaydı. Karşılıklı dört oda vardı. Beyaz duvarlardaki şeffaf kapılar kulübenin kapılarından farklıydı. Hikayeci soldaki ilk odayı gösterip eliyle içeri girmelerini işaret etti. Çocuklar merakla etraflarını inceleyerek içeri girdiler. Yan duvarlar koridor gibi beyazdı. Karşı duvar ise puslu görünüyordu. Arka tarafından sarımsı bir ışık geliyordu ama dışarısı görünmüyordu. Hikayeci kapıyı kapattı. Çocuklar dönüp ona baktılar. Kapı artık şeffaf değildi. Karşı duvar gibi dışarıyı göstermeyecek şekilde puslanmıştı. Odanın ortasında kulübedeki gibi bir koltuk ve karşısında da iki hatta üç çocuğun yan yana rahatlıkla oturabileceği uzunlukta başka bir koltuk vardı. Ama bunlar kulübedeki gibi eski değildi. Hikayeci kendi koltuğuna oturup çocuklara karşısındaki koltuğa oturmalarını işaret etti. Önlerindeki sehpada üç bardak su vardı. Hikayeci birini alıp yavaşça içti. Çocuklar onu izliyordu. 

        “Çekinmeyin için. Temizdir. Ben hemen döneceğim. Korkmanıza gerek yok.” diyerek oturduğu koltuğun arkasındaki bir kapıdan çıktı. Önce 6 uzandı suya. Bardak soğuk değil ama serindi. Bu hissi sevdi. Suyu kokladı, kokusuzdu. Bardağı dudaklarının arasına koyup bir yudum aldı. Serin suyun dilinin üzerinden kayıp boğazına inmesi hoşuna gitti. Sanki ilk kez su içiyormuş gibi hissetti. Sonraki yudumu daha büyüktü. Bunu gören 7 de onu taklit ederek aynı şekilde içti suyu. O da aynı duyguları hissetti. Hikayecinin çıktığı kapı tekrar açıldı. İçeri daha zayıf, siyah bir takım elbise içinde, saçları taranmış şekilde Hikayeci girdi. 

        “Üzerimdeki hantal kıyafetleri çıkardım. Onlarla pek rahat edemiyorum.”

        “Siz kimsiniz? Gerçek adınız nedir?” diye sordu 6.

        “Bunun bir önemi yok. Beni Hikayeci olarak bilmeniz yeterli. Zaten muhtemelen bir daha beni görmeyeceksiniz. Bugün yollarımız ayrılacak.” Çocuklar korkuyla birbirlerine baktılar.

        “Merak etmeyin size bir şey olmayacak. Ben sadece eleme sürecini yönetiyorum. Bundan sonraki görevlerinizde sizinle başkaları ilgilenecek.”

        “Neden kulübeden öncesini hatırlamıyoruz?” diye sordu 7.

        “O kısmı kolay bir şekilde anlatmamın bir yolu yok. Açıkçası en çok zorlandığım konuda burası.” En içten gülümsemesiyle baktı çocuklara. “Gözlerinizi ilk kez orada açtınız çünkü. Geliştirme odalarından çıktıktan sonra kulübeye götürülür ve orada uyanırsınız. Eleme sürecine ne kadar çabuk başlarsak o kadar iyi oluyor.”

        “Ailelerimiz nerede peki?” diye sordu 6.

        “Aslında buradaki herkesi aileniz olarak görebilirsiniz. Belli bir anne veya babanız yok.” Çocuklar anlamamış şekilde adama baktılar. “Biliyorum biliyorum, anlaması ve idrak etmesi zor bir konu. Dedim ya en zor kısmı bu diye. Zamanla geliştirme odalarını gördükten sonra daha iyi anlayacaksınız. Belki biriniz orada çalışırsınız kim bilir. Şimdilik sadece bunu böyle kabul edip devam edelim ne dersiniz?” Çocuklar cevap vermedi. Hikayeci devam etti. “Dünyayı el birliği ile yaşanmaz hale getirdik çocuklar. Aslında bunu yapanlar büyük büyük büyük dedelerimizdi. Bizi pek düşünmemişler. Toz fırtınaları, yiyecek kıtlığı, kirlenen su kaynakları. Herkes kendini kurtarma derdine düşmüş. Kimse dünya ortak yaşam alanımız dememiş. Birlikte kurtulabileceklerken hep birlikte yok olmuşlar.”

        “Nasıl yok olmuşlar?”

        “Bize kadar ulaşabilen görüntü ve yazılardan anladığımız kadarı ile kalan son kaynaklar için savaşmışlar. Çözüm arayışına gitmemişler.”

        “Savaşmak nedir?”

        “Hepsini zamanla öğreneceksiniz. Tarih dersleri epey keyifli geçiyor emin olun.”

        “Diğer çocuklara ne oldu?” Soruyu aynı anda sormuşlardı. Hikayeci buna keyiflendi.

        “Onlar PD’ye geri döndüler.”

        “PD nedir?”

        “Protein Döngüsü. Bu da yine daha sonra anlayacağınız bir konu. Şimdilik üzerinde durmayın.”

        “Burası tam olarak nedir? Neden bizi seçtiniz?”

        “Atalarımızın düştüğü hatalardan ders çıkarmayı öğrenen bir grup insan olacakları öngörüp saklanmışlar. Onlara Öncüler diyoruz.” Ayağa kalkıp büyük puslu duvarın yanına gitti. Ona dokunmasıyla duvar şeffaflaştı. Çocuklar kalkıp adamın yanına gittiler. Yüksek bir dağın zirvesindeydiler. Etraf bembeyazdı. 

        “Bu kar mı?” diye sordu 6.

        “Evet” diye yanıtladı Hikayeci. “Havanın henüz nispeten daha temiz olduğu bir yükseklikteyiz. Bu dağın altında askeri bir üs varmış.” Daha soruyu sormadan çocuklara döndü. “Bunu da öğreneceksiniz sabırlı olun. Öncüler buraya saklanmış ve gizli gizli çalışmalarına devam etmişler. Kaçınılmaz savaştan önce çalışmalarını tamamlayıp kapıları kapatmışlar. Bir süre normal çocuk doğumları gerçekleşmiş ama daha sonra o da sona ermiş. Öncüler bunuda öngördükleri için geliştirme odalarını inşa etmişler. Ve çocuklar bu odalarda ‘Geliştirilmeye’ başlanmış. O yüzden buradaki herkes ailemiz gibidir.”

        “Sizde mi elemeden geçtiniz?”

        “Tabi ki. Buradaki herkes elemeden geçen kişilerdir. Atalarımızın hatalarına düşmemek için Öncüler tarafından getirilmiş bir sistem bu. Açgözlü, hırslı, uyumsuz insanları topluluğumuza alamayız. Ve tabi zihinsel olarak, hmm nasıl söylesem, yeteri kadar gelişmemiş olanlarda bir işimize yaramaz.” Çocuklar ağzından salyası akarak abajurun ışığına bakan ve ayak parmaklarıyla oynayan çocuğu düşündüler. Hikayeci tavırlarından bunu anlamış gibiydi. “Kulağa acımasız gibi gelebilir ancak tarih bugüne kadar hep tekrar etmiş. Bir yerde bu döngüyü kırmamız gerekiyordu. Öncüler öyle istediler.”

        “Biz neden seçildik?”

        “Sizce?” Bir süre çocuklara baktı. “Sizler gruptaki en zekilerdiniz. Üstelik soru sorma ve keşfetme duygusu en yüksek çocuklardınız. Sorguluyordunuz. Genelde sadece bir çocuk çıkabilirdi ama ikinizden birini seçemedim. Nadirde olsa böyle durumlar olabiliyor.”

        “Toz gerçek mi? Dünya şimdi nasıl bir yer?” diye sordu 7. Hikayeci eliyle sağ tarafı işaret etti. 

        “Bakın o tarafta bulutların rengi daha değişik. Yıldırımları da görebilirsiniz. Evet bir çok yerde toz hakim. Toprak kullanılamaz halde. Her yıl bir kez keşif ekibi yeryüzüne inip örnekler getirir, duruma bakar. Henüz bir iyileşme yok. Eskiden beri doğa kendi kendini tamir etmeyi başarmış ama bu sefer tahminlerimizden uzun sürecek gibi.” Çocuklar bir süre daha dışarıyı izledi. Güneş batmak üzereydi ve gökte yarım ay gözükmeye başlamıştı.

        “Ay bu mu?” diye parmağıyla gösterdi 7. 

        “Evet. Çok güzel değil mi? Bir de dolunayken görmeniz lazım. Yani tamamen yuvarlakken. Eğitim bitince bunların hepsini öğreneceksiniz.” Gülümseyip saatine baktı. “Başka sorunuz yoksa gidelim mi?”

        “Nereye?”

        “Benimle işiniz burada bitiyor. Sizi Sınıflama bölümüne götürüp teslim edeceğim. Giderken de tesisi anlatırım. Hadi bakalım.” Duvara dokundu ve duvar tekrar puslandı.

        Girdikleri kapıdan çıkıp asansöre bindiler. Bu sefer daha kısa bir yolculukla aşağı indiler. Asansörün kapısı açıldı. Karşılarında büyük bir kapı vardı. Kısa koridoru adımladılar. Hikayeci kapıyı açtı. “Burası eğitim katı. Burada uyuyup uyanacak, yemek yiyecek ve eğitim alacaksınız. Kısaca yaşam alanınız burası olacak.” İçeriden gelen konuşma ve gülüşme seslerini duyunca şimdiye kadar her yerin ne kadar da sessiz olduğunu fark ettiler. “Ortak kullanım alanı. Sol tarafta yemekhane var. Günde iki kez yemek yiyeceksiniz. Yiyecek üretimimiz iyi düzeyde ancak yine de temkinli davranıyoruz. Eğitim göreceğiniz odalar karşı koridorda. Yaşlarınıza göre temel eğitimleri alacak sonra da yeteneklerinize göre çalışabileceğiniz alanlara yönlendirileceksiniz. Bir gün sizler dünya üzerindeki yeni toplulukları oluşturacaksınız. Öncüler bu günleri görse gurur duyardı.”

        “Yeni çocuklar doğmuyor demiştiniz ama. Hep Geliştirilen çocuklar mı olacak?”

        “O konuda da çalışan ekiplerimiz var. Eminim bu sorunu da çözeceklerdir. O zamana kadar Geliştirme sürecini iyileştirmeye çalışıyoruz. Daha az fire vermek için.” Bir süre düşüncelere daldı. Sonra kendine gelip sağa döndü. “İşte yatakhanelerde bu tarafta.” Arkasını dönüp tekrar asansöre yöneldi. “Gelin devam edelim.” Asansöre binip biraz daha aşağı indiler. Asansör aniden durdu ve içerideki ışık kırmızıya döndü. Kapının arkasından alarm sesi geliyordu. Hikayeci çocuklara baktı. Yüzlerinde korku vardı.

        “Merak etmeyin küçük bir enerji dalgalanması sorunudur muhtemelen. Ara sıra böyle oluyor. Birazdan normale döner.” Asansör hareket edip bir kat aşağıda durdu. Kapı açıldığında karşılarında kıyafeti ve çenesi kana bulanmış şekilde 2’yi gördüler. 

        “Sen!” dedi Hikayeci. Arkadan bağırış ve koşma sesleri geldi. Hikayeci o tarafa baktı ve iki kişinin koşarak bu tarafa geldiğini gördü. Hikayeci 2’ye doğru hamle yapmak istedi ama çocuk adamın üzerine atlayıp boynuna sarıldı. Hikayeci dengesini kaybedip asansörün içinde sırtüstü düştü. 2 adamın kulağını ısırdı ve bir parçasını kopardı. 6 ve 7 neye uğradıklarını şaşırdılar. Hikayeci acıyla çığlık atıp 2’yi üzerinden koridora fırlattı. Çocuk kalkıp koşmak için bir adım attı ama vücudu kasılıp titremeye başladı ve olduğu yere yığıldı. Arkasındaki adam elindeki aleti indirip Hikayecinin yanına koştu. Diğeri yerde yatan baygın çocuğu kucağına alıp arkasına bakmadan diğer tarafa doğru hızlı adımlarla uzaklaştı. 

        “İyi misiniz efendim?”

        “Kulağımı kopardı velet! Nasıl oldu bu?”

        “PD görevlisinin elini ısırıp kaçmış. Çocuk çok hızlıydı.”

        “Uyanmaması gerekiyordu.”

        “Biliyorum efendim ama ilaç etkisini erken yitirmiş olabilir. PD’nin…” Diğer çocuklara bakıp sustu.           “Makineyi görünce kaçtı.”

       “Onu götüren taşıyıcıyı bulup ne kadar doz verdiğini öğrenin. Bir daha böyle bir olay yaşanmamalı.”

        “Peki efendim. Ama siz iyi görünmüyorsunuz. Revire gitmeliyiz.”

        “Ben giderim. Sen görev yerine dön.”

        “Anlaşıldı efendim.” Adam koşarak uzaklaştı. Hikayeci düştüğü yerden kalktı. Eliyle kulağına baskı yapıyordu ama kan durmamıştı. Asansörün zemininde ufak bir göl oluşmuştu. Çocuklar dehşet içinde el ele tutuşmuş halde kalakalmıştı.

        “Üzgünüm çocuklar. Bunları görmemeniz gerekiyordu. En son böyle bir olay ne zaman meydana geldi hatırlamıyorum bile.” Asansörün metal yüzeyine dokunup tuşlara bastı.” Asansörün ışığı normale dönmüş alarmda susmuştu. Revir katına geldiklerinde doktorlar hazır halde onu bekliyordu.

        “Siz iyi olacak mısınız?” diye sordu 7.

     “Merak etme sen. Doktorlarımız en iyisidir. Ayrıca uygun doku ile kulağımın eksik parçasını oluşturmaları birkaç saatten uzun sürmez. Yarın beni görseniz böyle bir şey yaşanmamış zannedersiniz. Ama yarın görüşemeyeceğiz tabi.” Zorla da olsa gülümsedi. Acısı yüzünden okunuyordu. “Sınıflama bölümünden birileri sizi almaya geliyor merak etmeyin. Şurada oturup bekleyebilirsiniz.” Bir hemşire onları alıp kenardaki koltuğa götürdü. Hikayeci odaya girmeden önce son kez onlara bakıp gülümsedi. 

        Sınıflama bölümünden gelen kadın çok hoş biriydi. Adının Mine olduğunu söyledi ve çocukların elinden tutup asansöre götürdü. Onu hemen sevdiler. Asansörle Sınıflama birimine geldiklerinde kendileri gibi bir düzine çocukla birlikte bir alanda beklediler. Kimse konuşmuyordu. Sırayla küçük odaya girdiler. 6’nın sırası geldiğinde 7 tedirgin oldu. Onun yanından ayrılmak istemiyordu. Mine 7’nin yanına oturdu korkmasına gerek olmadığını söyledi. 6 odadan çıkana kadar yanında kaldı. Burada çocuklara isimleri verildi. 6 ve 7 aynı kulübeden çıkan iki çocuk olduklarından (ki Hikayeci bunun çok nadir olduğunu söylemişti) ve el ele tutuşup birbirlerinden hiç ayrılmadıklarından onlara Adem ve Havva ismi verildi. Her biri bir dizi psikolojik teste tabi tutuldu. Bazı fotoğraflar gösterilip düşünceleri soruldu, beyin spektrogramları kaydedildi. Tüm çocukların değerlendirilmesi bittikten sonra bir görevli onları alıp onsekiz yaşlarına gelene kadar kalacakları yaşam katına götürdü. Matematik, fizik, biyoloji, kimya ve coğrafya gibi temel eğitimlere başladılar. Havva, biyoloji ve kimya konularına ilk baştan itibaren ilgi göstermeye başladı. Adem ise coğrafya, tarih ve matematikte iyiydi. Adem ve Havva tüm bu yıllar boyunca birbirlerinden ayrılmadılar. İkisi de birbirlerinin yanındayken kendilerini mutlu ve huzurlu hissediyordu. Ortak alanda birlikte vakit geçiriyor yemekleri birlikte yiyorlardı. Daha sonraları bunun aşk diye tairf edilen duygu olduğunu öğreneceklerdi. Hikayeci’nin dediği gibi tarih dersleri de oldukça keyifli geçiyordu. Ancak insanlığın ne kadar aptal olduğunu öğrendiklerinde şaşırmaktan kendilerini alıkoyamadılar. Her dersin sonunda ‘bundan daha beter bir şey yapmamışlardır herhalde’ dedikleri her şeyin yapıldığını sonraki derslerde öğrendiklerinde şaşkınlıkları öfkeye dönüştü. On altı yaşına geldiklerinde ataları için üzülmeyi bıraktılar. Onlar gibi olmayacaklar ve onların hatalarını tekrarlamayacaklardı. 

        Temel eğitimleri aldıktan sonra her çocuk artık bilinçli ve özgüvenli birer genç olmuştu. Bundan sonraki hayatlarını geçirecekleri görev yerleri artık belliydi. Adem dışarıyı görmek istiyordu ve keşif ekibine katıldı. On sekiz yaşına kadar iki yıl boyunca bunun eğitimini alacaktı. Aynı zamanda toprağın ve havanın temizlenmesi, veriminin artırılması konularında da Üretim bölümünde çalışacaktı. Havva da kimya ve biyoloji konularında gösterdiği başarı nedeniyle Geliştirme bölümüne atanmıştı. Bunun yanında normal yollarla bebek doğumları üzerine çalışan ekibe de destek verecekti. 

On sekiz yaşına geldiklerinde artık yaşam katından ayrılıp görev katlarına dağılmadan önce bölüm üniformaları verildi. Gitmeden önce Adem Havva’nın yanına geldi.

        “Hikayeci’ye ne oldu merak ediyorum.”

        “Ben de bir süredir onu düşünüyorum. Onu bir daha göremeyeceğimizi söylemişti ama bir yolu olsa keşke.”

        “Bunun için istekte bulunacağım. Göremesek bile en azından nerede ve ne durumda olduğunu öğrenebiliriz belki.”

        “Bende seninle geleceğim.” Diğerleri asansörlere giderken Adem ve Havva onları küçükken revirden almaya gelen Mine’nin odasına doğru yürüdüler. Kapıyı çalıp içeri girdiler. Sade döşenmiş ve iyi aydınlatılmış ferah bir odaydı. Masanın üzerindeki ekranda yeni gelecek çocukların kaydını inceliyordu. 

        “Ah! Adem ve Havva. Hoş geldiniz çocuklar. Benimkisi ağız alışkanlığı. Artık birer genç oldunuz size çocuk dememeliyim.” diyerek güldü.

        “Önemli değil Mine Hanım.”

        “Bir sorun mu var çocuklar?”

        “Hayır bir sorun yok. Biz sadece Hikayeci’yi merak etmiştik. Ondan haber alabilmemiz veya daha da iyisi onu görebilmemiz mümkün mü diye sormaya geldik.” Mine’nin yüzünde buruk bir gülümseme belirdi.

        “Hikayeci, yani sizin hikayeceniz artık yaşlandı çocuklar. Uzun süredir bu işi yapıyordu ve artık yerine başkası geçti. O da zamanını dinlenerek geçiriyor. Ancak günleri sayılı.” Yüzündeki tebessüm solmuştu.

        “Yani ölecek mi?” diye sordu Havva.

        “Hepimiz bir gün öleceğiz Havva. Hikayeci de sırası geldiğinde gidecek.”

        “Onu görebilir miyiz? Lütfen.” Adem’in gözleri yalvarıyordu.

        “Sanırım bir şeyler ayarlayabiliriz. O da sizi görmekten mutluluk duyacaktır. İlerlemenizi yakından takip etti.” Bunu duymak çocukları heyecanlandırmış ve mutlu etmişti. “Hadi bakalım gelin benimle.” Mine önden Adem ve Havva da arkasından giderek masanın arkasındaki kapıya gittiler. Burada küçük bir koridor ve karşılıklı iki oda daha vardı. Koridorun sonundaki daha küçük asansöre girdiler. Asansör aşağı indi. Aydınlık bir koridora çıktılar. Koridorun solundaki duvarın üst yarısı boydan boya camdı. İçeride yataklar, bir kitaplık ve masalar vardı.

        “Yaşlıları burada rahat ettirmeye çalışıyoruz.” dedi Mine. “Son günlerini huzurlu geçirmeleri için elimizden geldiğince yardım ediyoruz.” Kapıyı açıp içeri girdiler. “Hikayeci şurada.” diyerek parmağıyla sağ köşedeki koltukta oturan adamı gösterdi. Adem ve Havva onlara bakan insanlara gülümseyerek karşılık verdiler. Hikayeci’nin (kendi hikayecilerinin) önünde durdular. Hikayeci okuduğu kitabı indirdi. Burun deliklerindeki hortumu çıkarıp çocuklara baktı. Buz mavisi gözleri doldu. 

        “6 ve 7! Bu ne sürpriz! Şu hale bakın kocaman olmuşsunuz!”

        “Artık Adem ve Havva’yız Hikayeci.”

        “Ah, Adem ve Havva demek. Çok uygun isimler almışsınız.”

        “Gerçek isminiz nedir Hikayeci?”

        “Benim adım Harun. Sizinle tekrar tanıştığıma çok memnun oldum çocuklar. Bu yaşlı adamı çok mutlu ettiniz.” Yüzündeki tebessüm gözlerine yansıyordu. “Sizler seçtiğim en özel çocuklardınız. Bunu hep biliyordum. Mine sağolsun sizin ilerlemenizi bana fırsat buldukça anlattı. Sizi gelip görmek istedim ama biliyorsunuz bu pek mümkün değildi.” Kuvvetlice öksürmeye başladı. Havva hemen yanındaki sehpadan bir bardak su verdi. “Teşekkür ederim. Sizinle gurur duyuyorum çocuklar. Artık sona yaklaştım, bunu hissedebiliyorum.” Çocukların yüzünü hüzün kapladığını görünce devam etti. “Ama üzülmeyin. Öncüleri gururlandırdım. Görevimi layıkıyla yerine getirdim ve dünyanın daha iyi bir yer olacağına inancım tam. Size güveniyorum. O yüzden üzülmüyorum. Sizde üzülmeyin.” Çocuklar ne diyeceklerini bilemediler. Havva Harun’un boynuna nazikçe sarıldı. Adem de aynısını yaptı. Harun gözyaşlarını daha fazla tutamadı ama bunlar mutluluk gözyaşıydı. “Hadi artık görev yerlerinize dönün. Yapacak daha önemli işleriniz var.” 

        “Teşekkür ederiz Harun. Seni hiç unutmayacağız.” Harun mutlu gözlerle başını salladı. Çocuklar arkasını dönüp çıkarken Mine’ye bakıp minnetini gösterdi. 

        “Korkuyorum.” dedi Havva. Ademin çıplak göğsüne başını yaslamış karanlıkta yatıyordu. Adem onun saçlarını okşayarak rahatlatmaya çalıştı.

        “Korkmana gerek yok. Her yıl keşif gezisine çıkıyorlar ve bir sorun olmadan dönüyorlar. Sadece bir hafta burada olmayacağım.”

        “Biliyorum ama ilk kez ayrı kalacağız.”

      “Üzülme lütfen.” Sevgi dolu öpücüğü Havva’yı her zaman sakinleştirirdi. “Bir hafta çok çabuk geçecek. Ve bana da bir şey olmayacak.” Havva uzanıp Ademi tekrar öptü. O gece dünya üzerinde doğacak ilk çocuğun tohumları atılmıştı. Adını Harun koyacakları bu çocuk insanlığın ve dünyanın umutlarını tekrar yeşertecekti.

 

                            M. Harun Akdaş

                            16.06.2022